an online Instagram web viewer

#biyoteknoloji medias

Photos

Nature dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, azotlu gübrelerin su kaynaklarına ve buharlaşarak atmosfere karışmasının önüne nasıl geçebileceğimizi açıklıyor.

Azot besin zincirimizin yapı taşlarından biri ve kompost, dışkı ve sentetik gübre şeklinde çiftçiler tarlalarda kullanılmakta ama buna rağmen bu atılan azotun sadece yarısı bitkilere ulaşıyor.

Geri kalan azot ise topraktaki bakteriler tarafından sindirilip karbondioksitten 300 kat daha güçlü azot gazına dönüşüyor, ya da su kaynaklarına karışıp burada yosunların sayısını artırıp, ekosisteme zarar vermelerine yol açıyor. Bu dev problem maalesef yeteri kadar dikkate alınmıyor ama gezegen kırmızı alarm vermiş durumda.

Tarım devrimi sırasında gübrelenen bitkilerin yapısı değiştikçe daha yavaş gelişen buğday, çeltik ve diğer tahıllar daha fazla gübreye ihtiyaç duymaya başladı. Her ne kadar tahıl üretimi artsa da havaya ve toprağa karışan kimyasalların da sayısı bir o kadar artmış durumda.

Standford Üniversitesi ve Çin Bilim Akademisi tarafından yapılan çalışma ise fazla azot kullanımı olmadan da yüksek randımana sahip olabileceğimizi savunuyor. Sonuçlar bize, yüksek randımanlı çeltikte hiperaktif bir şekilde çalışan ve azot alımını yavaşlatan bir genin olduğunu gösteriyor ve uzmanlar bu karşı bir çözüm üretmiş durumda.

Azot kirliliğinin özellikle büyük bir sorun olduğu Çin’de bu genin etkisinin daha az olduğu türler ıslah edilmeye başlanmış. Uzmanlar 5 yıl içerisinde bu çözümün seralar dışında çalışıp çalışmadığını görebilicek ve eğer çalışırsa belki azot için verilen kırmızı alarm sarıya inebilir.

Kaynak:https://www.yesilist.com/azot-kirliligi-iklim-degisikligi-kadar-ciddi-ama-biliminsanlari-bir-cozum-bulmus-olabilir/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Nature dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, azotlu gübrelerin su kaynaklarına ve buharlaşarak atmosfere karışmasının önüne nasıl geçebileceğimizi açıklıyor. Azot besin zincirimizin yapı taşlarından biri ve kompost, dışkı ve sentetik gübre şeklinde çiftçiler tarlalarda kullanılmakta ama buna rağmen bu atılan azotun sadece yarısı bitkilere ulaşıyor. Geri kalan azot ise topraktaki bakteriler tarafından sindirilip karbondioksitten 300 kat daha güçlü azot gazına dönüşüyor, ya da su kaynaklarına karışıp burada yosunların sayısını artırıp, ekosisteme zarar vermelerine yol açıyor. Bu dev problem maalesef yeteri kadar dikkate alınmıyor ama gezegen kırmızı alarm vermiş durumda. Tarım devrimi sırasında gübrelenen bitkilerin yapısı değiştikçe daha yavaş gelişen buğday, çeltik ve diğer tahıllar daha fazla gübreye ihtiyaç duymaya başladı. Her ne kadar tahıl üretimi artsa da havaya ve toprağa karışan kimyasalların da sayısı bir o kadar artmış durumda. Standford Üniversitesi ve Çin Bilim Akademisi tarafından yapılan çalışma ise fazla azot kullanımı olmadan da yüksek randımana sahip olabileceğimizi savunuyor. Sonuçlar bize, yüksek randımanlı çeltikte hiperaktif bir şekilde çalışan ve azot alımını yavaşlatan bir genin olduğunu gösteriyor ve uzmanlar bu karşı bir çözüm üretmiş durumda. Azot kirliliğinin özellikle büyük bir sorun olduğu Çin’de bu genin etkisinin daha az olduğu türler ıslah edilmeye başlanmış. Uzmanlar 5 yıl içerisinde bu çözümün seralar dışında çalışıp çalışmadığını görebilicek ve eğer çalışırsa belki azot için verilen kırmızı alarm sarıya inebilir. Kaynak:https://www.yesilist.com/azot-kirliligi-iklim-degisikligi-kadar-ciddi-ama-biliminsanlari-bir-cozum-bulmus-olabilir/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Bilim insanları, bu yaz okyanus yüzeyindeki sıcaklık dalgasının son 100 yılın kayıtlarına göre rekor kırdığını açıkladı.

ABD San Diego sahilinde inceleme yapan bilim insanları, 1916 yılından beri günlük ölçümleri yapılan deniz suyu sıcaklığında ağustos başında 26,5 santigrat ile en yüksek seviyeyi tespit ettiklerini duyurdu.

Uydu verilerinin yanında gemi ve şamandıralarla deniz yüzeyinde yapılan ölçümler sonucu, 1982-2016 arasında deniz sıcaklık dalgalarının iki kat arttığı ortaya kondu.

Dünya'nın ısınmasıyla bunun daha genel ve şiddetli hale geleceği ve uzun vadede aşırı ısınmanın okyanuslardaki hayata zarar vereceği kaydedildi.

Birçok deniz canlısının, karadakilere kıyasla çok dar bir sıcaklık aralığında hayatta kalabilecek şekilde yaşadığı, artan küresel ısınmanın sonucunun çok yıkıcı olabileceği vurgulandı.

İskoçya Deniz Enstitüsü çevre bilimcisi Michael Burrows, ıstakoz gibi bazı hayvanların ısınmaya uyum sağlayabileceğini ancak mercan kayalığı ve yosun örtüsünün ve bunlara bağımlı yaşayan deniz canlılarının "gerçek bir tehlike altında" olacağını belirtti.

Queensland Üniversitesi deniz biyoloğu Hoegh Gudlberg, her 4 balıktan birinin mercan kayalıkları içinde veya etrafında yaşadığını ifade ederek "Okyanustaki canlı çeşitliliğinin büyük bir kısmı okyanus tabanının oldukça küçük bir miktarına bağlıdır." dedi.

Scripps Okyanus Bilimi Enstitüsünden Art Miller, "Karada sıcaklık dalgaları olduğu gibi, okyanusta da var. Defalarca sıcaklık rekoru kırdık. Bu şaşırtıcı değil ama şoke edici." dedi.

Miller, okyanus yüzeyindeki ısınmadan dolayı sirkülasyondaki değişimlerin mikroskobik bitki çoğalmasını olumsuz etkileyeceğine, dolayısıyla deniz ürünleri ağının temelini oluşturan küçük organizmaları azaltacağına dikkati çekti.

Kaynak:https://www.ntv.com.tr/galeri/teknoloji/okyanus-yuzeyindeki-sicaklik-artiyor,WP_UyVgG2ECHzv4mkpd2CQ

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Bilim insanları, bu yaz okyanus yüzeyindeki sıcaklık dalgasının son 100 yılın kayıtlarına göre rekor kırdığını açıkladı. ABD San Diego sahilinde inceleme yapan bilim insanları, 1916 yılından beri günlük ölçümleri yapılan deniz suyu sıcaklığında ağustos başında 26,5 santigrat ile en yüksek seviyeyi tespit ettiklerini duyurdu. Uydu verilerinin yanında gemi ve şamandıralarla deniz yüzeyinde yapılan ölçümler sonucu, 1982-2016 arasında deniz sıcaklık dalgalarının iki kat arttığı ortaya kondu. Dünya'nın ısınmasıyla bunun daha genel ve şiddetli hale geleceği ve uzun vadede aşırı ısınmanın okyanuslardaki hayata zarar vereceği kaydedildi. Birçok deniz canlısının, karadakilere kıyasla çok dar bir sıcaklık aralığında hayatta kalabilecek şekilde yaşadığı, artan küresel ısınmanın sonucunun çok yıkıcı olabileceği vurgulandı. İskoçya Deniz Enstitüsü çevre bilimcisi Michael Burrows, ıstakoz gibi bazı hayvanların ısınmaya uyum sağlayabileceğini ancak mercan kayalığı ve yosun örtüsünün ve bunlara bağımlı yaşayan deniz canlılarının "gerçek bir tehlike altında" olacağını belirtti. Queensland Üniversitesi deniz biyoloğu Hoegh Gudlberg, her 4 balıktan birinin mercan kayalıkları içinde veya etrafında yaşadığını ifade ederek "Okyanustaki canlı çeşitliliğinin büyük bir kısmı okyanus tabanının oldukça küçük bir miktarına bağlıdır." dedi. Scripps Okyanus Bilimi Enstitüsünden Art Miller, "Karada sıcaklık dalgaları olduğu gibi, okyanusta da var. Defalarca sıcaklık rekoru kırdık. Bu şaşırtıcı değil ama şoke edici." dedi. Miller, okyanus yüzeyindeki ısınmadan dolayı sirkülasyondaki değişimlerin mikroskobik bitki çoğalmasını olumsuz etkileyeceğine, dolayısıyla deniz ürünleri ağının temelini oluşturan küçük organizmaları azaltacağına dikkati çekti. Kaynak:https://www.ntv.com.tr/galeri/teknoloji/okyanus-yuzeyindeki-sicaklik-artiyor,WP_UyVgG2ECHzv4mkpd2CQ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Biotech 1.0 is slow, like a lab science, and Version 2.0 is more like computational sciences. - Steve Jurvetson-
..
#biyoteknoloji #biyoinformatik #blast #pcr
Sankara Beyin ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi

İçerisinde 3 Ar-Ge firması bulunan fonksiyonel zeytinyağı olmak üzere diğer fonksiyonel gıdaların geliştirildiği ve üretildiği, ayrıca bilimsel araştırmaların ve çalışmaların yapıldığı merkezimiz, İstanbul Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi'nde yer almaktadır.

#bilim #fonksiyonel #gıda #sağlık #tıp #antioksidan #beyin #biyoteknoloji #araştırma #geliştirme #merkezi #sinirbilim #nanoyasam #hayat
Sankara Beyin ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi İçerisinde 3 Ar-Ge firması bulunan fonksiyonel zeytinyağı olmak üzere diğer fonksiyonel gıdaların geliştirildiği ve üretildiği, ayrıca bilimsel araştırmaların ve çalışmaların yapıldığı merkezimiz, İstanbul Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi'nde yer almaktadır. #bilim  #fonksiyonel  #gıda  #sağlık  #tıp  #antioksidan  #beyin  #biyoteknoloji  #araştırma  #geliştirme  #merkezi  #sinirbilim  #nanoyasam  #hayat 
Augusta Üniversitesi’nden bir takımın önderlik ettiği yeni çalışmada araştırmacılar, #probiyotik kullanımı, ince bağırsaktaki bakterilerin aşırı büyümesi ve kafa karıştıran bilinç bulanıklığı arasında bilinen ilk bağlantıyı keşfetmişler.

Çalışmada, kafa karışıklığı ve odaklanma zorluğundan şikayet eden hastaların ince bağırsaklarında geniş koloniler halinde büyüyen bakteriler gözlenmiş ve ayrıca, kullandıkları gıdalardaki şekerden, bakteriyel mayalanma yoluyla ortaya çıkan yüksek oranda D-Laktik asit olduğu görülmüş.
Farkında olmamak, burada anahtar kelime olabilir; çünkü probiyotiklerin ince bağırsak veya midede değil, kalın bağırsakta işlevini yerine getirmesi gerekiyor.

Fakat eğer bu iki organdan birinde görülmeye ve üremeye başlarsa ciddi sonuçlar doğurabilirler.

D-laktik asit, beyin hücreleri için kısa süreliğine toksik bir etki gösteriyor ve insanların kavrama, düşünme yetisi ve zaman hissi gibi bilişsel süreçlerine müdahale edebiliyor.
Çalışmada, araştırmacılar bazı hastaların kanlarında normalden 2-3 kat daha fazla D-Laktik asit olduğunu bulmuşlar. Yüksek oranda D-laktik asidin yemeklerden sonra saatlerce sürebilen bilinç bulanıklığı krizlerine yol açtığı, hatta bazı durumlarda bu krizlerin, hastaların işlerinden ayrılmasına sebep olabilecek kadar ağır olduğu bulunmuş.

Fakat Rao, takımıyla birlikte 3 yıl boyunca klinik açıdan gözlemledikleri hastalarının yaşadıklarının, tıbbi bir tavsiye olmadan gelişigüzel ve rastgele probiyotik kullanılmaması gerektiğini gösterdiğini söylüyor.

Araştırmacılar daha önce, probiyotiklerin ince bağırsağı kısa olan insanlarda sağlık problemlerine yol açabileceğini düşünüyorlardı fakat yeni bulgular, bakteriler sağlıklı insanların ince bağırsaklarında kolonileşmeye başladığında, bu insanların bilinç bulanıklığı ve şişkinliğe mahkûm olabileceğini öne sürerek aksini ispatlamış gibi görünüyor.

Bilinç bulanıklığı ve şişkinlik şikâyeti olan hastalar, antibiyotik alımına başlama, probiyotikleri kullanmayı bırakma ve yoğurt gibi doğal probiyotik içeren gıdalardan uzak durma gibi tedaviler uyguladıklarında, belirtilerinin birçoğunun giderildiği gözlemlenmiş.

Kaynak: Popsci Türkiye 
#biyoteknoloji #bilim #biotechnology #science
Augusta Üniversitesi’nden bir takımın önderlik ettiği yeni çalışmada araştırmacılar, #probiyotik  kullanımı, ince bağırsaktaki bakterilerin aşırı büyümesi ve kafa karıştıran bilinç bulanıklığı arasında bilinen ilk bağlantıyı keşfetmişler. Çalışmada, kafa karışıklığı ve odaklanma zorluğundan şikayet eden hastaların ince bağırsaklarında geniş koloniler halinde büyüyen bakteriler gözlenmiş ve ayrıca, kullandıkları gıdalardaki şekerden, bakteriyel mayalanma yoluyla ortaya çıkan yüksek oranda D-Laktik asit olduğu görülmüş. Farkında olmamak, burada anahtar kelime olabilir; çünkü probiyotiklerin ince bağırsak veya midede değil, kalın bağırsakta işlevini yerine getirmesi gerekiyor. Fakat eğer bu iki organdan birinde görülmeye ve üremeye başlarsa ciddi sonuçlar doğurabilirler. D-laktik asit, beyin hücreleri için kısa süreliğine toksik bir etki gösteriyor ve insanların kavrama, düşünme yetisi ve zaman hissi gibi bilişsel süreçlerine müdahale edebiliyor. Çalışmada, araştırmacılar bazı hastaların kanlarında normalden 2-3 kat daha fazla D-Laktik asit olduğunu bulmuşlar. Yüksek oranda D-laktik asidin yemeklerden sonra saatlerce sürebilen bilinç bulanıklığı krizlerine yol açtığı, hatta bazı durumlarda bu krizlerin, hastaların işlerinden ayrılmasına sebep olabilecek kadar ağır olduğu bulunmuş. Fakat Rao, takımıyla birlikte 3 yıl boyunca klinik açıdan gözlemledikleri hastalarının yaşadıklarının, tıbbi bir tavsiye olmadan gelişigüzel ve rastgele probiyotik kullanılmaması gerektiğini gösterdiğini söylüyor. Araştırmacılar daha önce, probiyotiklerin ince bağırsağı kısa olan insanlarda sağlık problemlerine yol açabileceğini düşünüyorlardı fakat yeni bulgular, bakteriler sağlıklı insanların ince bağırsaklarında kolonileşmeye başladığında, bu insanların bilinç bulanıklığı ve şişkinliğe mahkûm olabileceğini öne sürerek aksini ispatlamış gibi görünüyor. Bilinç bulanıklığı ve şişkinlik şikâyeti olan hastalar, antibiyotik alımına başlama, probiyotikleri kullanmayı bırakma ve yoğurt gibi doğal probiyotik içeren gıdalardan uzak durma gibi tedaviler uyguladıklarında, belirtilerinin birçoğunun giderildiği gözlemlenmiş. Kaynak: Popsci Türkiye #biyoteknoloji  #bilim  #biotechnology  #science 
Gossypol; pamuk bitkisinin tohum, yaprak, dal ve köklerinde bulunan polifenolik bir pigmenttir. Toksik bir bileşik olup, kalp, solunum, üreme sistemiyle karaciğerde lezyonlara yol açar. Serbest gossypol toksik olduğu halde, bağlı formda olanı değildir. Pamuk tohumunun ısıl işleme tabi tutulması gossypol'ün bağlı forma geçirilmesi içindir. Bu esnada gossypol'ün form grubu ile lisin ve arginin'in serbest amino grubu veya sistein'in tiyol grubu etkileşerek gossypol'ü bağlamaktadır. Böylece serbest gossypolün düzeyi %0.04 altına düşmekte ve oluşan konjüge bileşikler çözünmez, sindirilemez, polimerize ürünlere dönüşür.

Tavuklarda yem tüketimi ve yumurta veriminde düşmeye ve yumurta sarısı'ında renk bozukluğuna neden olur. Yumurta akında da pembeleşme görülür.

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #gossypol #biotechnology #science #research #genetic
Gossypol; pamuk bitkisinin tohum, yaprak, dal ve köklerinde bulunan polifenolik bir pigmenttir. Toksik bir bileşik olup, kalp, solunum, üreme sistemiyle karaciğerde lezyonlara yol açar. Serbest gossypol toksik olduğu halde, bağlı formda olanı değildir. Pamuk tohumunun ısıl işleme tabi tutulması gossypol'ün bağlı forma geçirilmesi içindir. Bu esnada gossypol'ün form grubu ile lisin ve arginin'in serbest amino grubu veya sistein'in tiyol grubu etkileşerek gossypol'ü bağlamaktadır. Böylece serbest gossypolün düzeyi %0.04 altına düşmekte ve oluşan konjüge bileşikler çözünmez, sindirilemez, polimerize ürünlere dönüşür. Tavuklarda yem tüketimi ve yumurta veriminde düşmeye ve yumurta sarısı'ında renk bozukluğuna neden olur. Yumurta akında da pembeleşme görülür. #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #gossypol  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Son dönemlerde çok konuşulan ama detayı bilinmeyen biyoteknoloji hakkında merak ettikleriniz @mbsenal ‘ın kaleminden bu yazıda!

#teknoloji #biyoteknoloji #bilim #bilimdünyası
Swinburne Üniversitesinden Dr. Sanjida Halim Topa tarçın esansiyel yağının önemli bir bileşeni olan sinnamaldehid‘i araştırdı ve Sinnamaldehid’in en güçlü antibiyotiklere bile direnç gösteren, kalıcı enfeksiyonlara neden olabilen yapışkan bir bakteri filmi olan biyofilm gelişimini engellediğini keşfetti.

Biyofilm kaynaklı enfeksiyonları tedavi etmek için antibiyotiklere alternatifler geliştirilmesi için acil bir ihtiyaç vardır.

Topa, “Daha önceki birçok çalışma tarçın esansiyel yağının antimikrobiyal aktivitesini bildirmiş olsa da, ilaç endüstrisinde yaygın olarak kullanılmamaktadır. Bu yağın moleküler aktivitesini araştırmayı amaçladık, ana bileşeni olan sinamaldehid’e odaklandık. Bu, tarçının tadını veren bileşendir.” diyor.

Topa bakterileri öldürmekten ziyade, biyofilm oluşumunu önlemek için bakteriyel iletişimi bozarak bakteri davranışını değiştirmek istiyordu.

Dr. Sanjida Halim Topa, “Uçucu yağlar gibi doğal antimikrobiyallerin biyofilm oluşumuna engel olabileceğini düşündük. Bu nedenle farklı biyofilm gelişim aşamalarında farklı sinamaldehit konsantrasyonlarının etkisine odaklandık” diyor.

Topa, farklı sinamaldehit konsantrasyonlarının, patojenik Pseudomonas aeruginosa bakteri suşundan oluşan biyofilmler üzerindeki etkisini test etti. Sinamaldehid’in öldürücü olmayan bir konsantrasyonunun Pseudomonas aeruginosa‘nın dağılımını ve biyofilm gelişimini kontrol ettiğini buldu .

Topa şimdi, yara örtülerinde nanofibrelerde sinnamaldehid eklenmesini araştırıyor.

Kaynak:https://phys.org/news/2018-07-cinnamon-oil-key-superbugs.html

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Swinburne Üniversitesinden Dr. Sanjida Halim Topa tarçın esansiyel yağının önemli bir bileşeni olan sinnamaldehid‘i araştırdı ve Sinnamaldehid’in en güçlü antibiyotiklere bile direnç gösteren, kalıcı enfeksiyonlara neden olabilen yapışkan bir bakteri filmi olan biyofilm gelişimini engellediğini keşfetti. Biyofilm kaynaklı enfeksiyonları tedavi etmek için antibiyotiklere alternatifler geliştirilmesi için acil bir ihtiyaç vardır. Topa, “Daha önceki birçok çalışma tarçın esansiyel yağının antimikrobiyal aktivitesini bildirmiş olsa da, ilaç endüstrisinde yaygın olarak kullanılmamaktadır. Bu yağın moleküler aktivitesini araştırmayı amaçladık, ana bileşeni olan sinamaldehid’e odaklandık. Bu, tarçının tadını veren bileşendir.” diyor. Topa bakterileri öldürmekten ziyade, biyofilm oluşumunu önlemek için bakteriyel iletişimi bozarak bakteri davranışını değiştirmek istiyordu. Dr. Sanjida Halim Topa, “Uçucu yağlar gibi doğal antimikrobiyallerin biyofilm oluşumuna engel olabileceğini düşündük. Bu nedenle farklı biyofilm gelişim aşamalarında farklı sinamaldehit konsantrasyonlarının etkisine odaklandık” diyor. Topa, farklı sinamaldehit konsantrasyonlarının, patojenik Pseudomonas aeruginosa bakteri suşundan oluşan biyofilmler üzerindeki etkisini test etti. Sinamaldehid’in öldürücü olmayan bir konsantrasyonunun Pseudomonas aeruginosa‘nın dağılımını ve biyofilm gelişimini kontrol ettiğini buldu . Topa şimdi, yara örtülerinde nanofibrelerde sinnamaldehid eklenmesini araştırıyor. Kaynak:https://phys.org/news/2018-07-cinnamon-oil-key-superbugs.html #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Bilim insanları, ABD'de 200 milyon yıl öncesine ait olduğu belirtilen yeni bir uçan dinozor (pterosaur) türü keşfetti.

BBC'deki habere göre, Brigham Young University'den Jeoloji Bilimleri Profesörü Brooks Britt, araştırmalar sırasında kemikler bulduklarını ve bunların 200 milyon yıl öncesine ait olduğunu düşündüklerini aktardı. Keşif alanında 18 bin adet kemik bulduklarını ve uçan dinozorların bir türüne ait olduğunu ifade eden Britt, yeni türe "kutsal rüzgar" ismini verdiklerini vurguladı.

Pterosaur türlerinin, dünyada yaşayan ilk uçan canlılar oldukları belirtiliyor. Bilim insanları, günümüzde uçan dinozorlara ait kalıntılara rastlamanın çok nadir görüldüğünü kaydediyor.

Pterosaurlar, uçan ilk omurgalı canlı olması bir yana yeryüzünün semalarına 150 milyondan fazla yıl hakim olmasıyla da adından söz ettiren uçan sürüngen olarak tanınıyor.

Pterosaurlar, ön ayaklarından gelişen kanatlarının genişliği 12 metreye kadar ulaşabiliyor.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808141034750506-abd-yeni-bir-ucan-dinozor/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Bilim insanları, ABD'de 200 milyon yıl öncesine ait olduğu belirtilen yeni bir uçan dinozor (pterosaur) türü keşfetti. BBC'deki habere göre, Brigham Young University'den Jeoloji Bilimleri Profesörü Brooks Britt, araştırmalar sırasında kemikler bulduklarını ve bunların 200 milyon yıl öncesine ait olduğunu düşündüklerini aktardı. Keşif alanında 18 bin adet kemik bulduklarını ve uçan dinozorların bir türüne ait olduğunu ifade eden Britt, yeni türe "kutsal rüzgar" ismini verdiklerini vurguladı. Pterosaur türlerinin, dünyada yaşayan ilk uçan canlılar oldukları belirtiliyor. Bilim insanları, günümüzde uçan dinozorlara ait kalıntılara rastlamanın çok nadir görüldüğünü kaydediyor. Pterosaurlar, uçan ilk omurgalı canlı olması bir yana yeryüzünün semalarına 150 milyondan fazla yıl hakim olmasıyla da adından söz ettiren uçan sürüngen olarak tanınıyor. Pterosaurlar, ön ayaklarından gelişen kanatlarının genişliği 12 metreye kadar ulaşabiliyor. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808141034750506-abd-yeni-bir-ucan-dinozor/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Biyoalgılı dövme, kan şekerinizin seviyesi değiştiğinde renk değiştirecek 
Tip 1 ya da Tip 2 diyabete sahip olmak, bir insanın her zaman kan şekerinin seviyesini bilmesini gerektiriyor.

Bu normalde vakit alan bir şey ve oldukça invazif olabiliyor - insanlar özel bir cihazla parmaklarında delik açıp test çubuğuna ufak bir damla kanlarından damlatıyorlar. Diğerleri ise derilerinin hemen altına yerleştirilen ve sürekli olarak kan şekeri seviyelerini ölçerek dışarıdaki bir cihaza veri gönderen bir cihaz kullanıyorlar.

Harvard ve MIT’ten bir araştırma ekibi ilginç bir alternatif ortaya sürdü. Özelleşmiş bir mürekkep kullanarak, kan şekeri düzeyinize göre rengini değiştiren biyohassas bir dövme buldular.

Haberin devamını sitemizden okuyabilirsiniz.

#biomedya #yasambilimlerigazetesi #bilim #science #biotechnology #biyoteknoloji #robot #araştırma #research #medicine #ilaç #tattoo #dövme
Biyoalgılı dövme, kan şekerinizin seviyesi değiştiğinde renk değiştirecek Tip 1 ya da Tip 2 diyabete sahip olmak, bir insanın her zaman kan şekerinin seviyesini bilmesini gerektiriyor. Bu normalde vakit alan bir şey ve oldukça invazif olabiliyor - insanlar özel bir cihazla parmaklarında delik açıp test çubuğuna ufak bir damla kanlarından damlatıyorlar. Diğerleri ise derilerinin hemen altına yerleştirilen ve sürekli olarak kan şekeri seviyelerini ölçerek dışarıdaki bir cihaza veri gönderen bir cihaz kullanıyorlar. Harvard ve MIT’ten bir araştırma ekibi ilginç bir alternatif ortaya sürdü. Özelleşmiş bir mürekkep kullanarak, kan şekeri düzeyinize göre rengini değiştiren biyohassas bir dövme buldular. Haberin devamını sitemizden okuyabilirsiniz. #biomedya  #yasambilimlerigazetesi  #bilim  #science  #biotechnology  #biyoteknoloji  #robot  #araştırma  #research  #medicine  #ilaç  #tattoo  #dövme 
Dünyanın en ölümcül virüsü nedir?

Sizce dünyanın en ölümcül virüsü nedir ve bu virüsü nasıl engelleyebiliriz? Şu an halihazırda bir çalışma bulunuyor mu? Gelecek için planlar ne ve ne yapmalıyız?

Virüsler aslında düşmanınız değiller. Bunlar belirsiz, sıçrayan küçük canlı olarak tanımlanan, dünyadaki her basit çevrede bulunan, çok çeşitli rollere sahip olan ve hafızamızda çeşitli roller oynayan çok eski bir öncül. Buna göre, virüslerin çoğu insanda ölümcül enfeksiyonların sebebi olabilir ve bazıları diğerlerinden daha ölümcüldür.

Haberin devamını sitemizden okuyabilirsiniz.

#biomedya #yasambilimlerigazetesi #bilim #science #biotechnology #biyoteknoloji #robot #araştırma #research #medicine #ilaç #hastalık #illness #cure #tedavi #virus #virüs #biology #biyoloji #tıp
Dünyanın en ölümcül virüsü nedir? Sizce dünyanın en ölümcül virüsü nedir ve bu virüsü nasıl engelleyebiliriz? Şu an halihazırda bir çalışma bulunuyor mu? Gelecek için planlar ne ve ne yapmalıyız? Virüsler aslında düşmanınız değiller. Bunlar belirsiz, sıçrayan küçük canlı olarak tanımlanan, dünyadaki her basit çevrede bulunan, çok çeşitli rollere sahip olan ve hafızamızda çeşitli roller oynayan çok eski bir öncül. Buna göre, virüslerin çoğu insanda ölümcül enfeksiyonların sebebi olabilir ve bazıları diğerlerinden daha ölümcüldür. Haberin devamını sitemizden okuyabilirsiniz. #biomedya  #yasambilimlerigazetesi  #bilim  #science  #biotechnology  #biyoteknoloji  #robot  #araştırma  #research  #medicine  #ilaç  #hastalık  #illness  #cure  #tedavi  #virus  #virüs  #biology  #biyoloji  #tıp 
Bilim insanları uzun bir süredir, Staphylococcus aureus türü metisilin (MRSA) dirençli bakterilerle mücadele etmenin yollarını arıyordu. Bu hastalık etkenleri büyük bir sorun, her yıl çok sayıda insan bu MRSA enfeksiyonu yüzünden yaşamını yitiriyor.

Tübingen Üniversitesi’nde Andreas Peschel ile çalışan ekip, insanların üçte birinde bulunan Staphylococcus aureus bakterisinin burundaki mikrobiyolojik yaşam birliğini inceledi. Sağlıklı insanlarda bu bakteri sorun yaratmasa da hastalarda ve zayıf bünyeli insanlarda bakteri ölümcül tehlike yaratabiliyor. Deneyler sırasında çok sayıda bakteri kökü Staphylococcus aureus ile bir araya getirilmiş.

Burunda Staphylococcus lugdunensis bakterisi bulunduğunda MRSA popülasyonu neredeyse tümüyle ölüyordu. Bundan sorumlu olan maddeyi de bulan araştırmacılar bunu Lugdunin olarak isimlendirdi. Ve deneylerde bu maddenin antibiyotik dirençli diğer bakteri köklerinde de işe yaradığı saptandı.

Antibiyotikler genelde sadece toprak bakterileri ve mantarlar tarafından üretilir. İnsanın mikroflorasında da antibakteriyel madde kaynağının bulunabileceği düşüncesi ise yeni. Kimyasal açıdan bakıldığında Lugdunin yeni bir kimyasal madde sınıfını oluşturuyor. Özellikle de büyük bir halka yapısı dikkat çekici. Peschel etki mekanizmasının kaynağının da burada bulunduğu tahmin ediliyor.

Nature dergisinde yayımlanan diğer bir yazıda Boston Northeastern Üniversitesi’nden Kim Lewis ve Philip Strandwitz, söz konusu bulgunun yeni antibiyotik arayışında yeni yollar açacağını söylüyor. Bununla birlikte Lugdunin maddesinin klinik alanda kullanılmasında etki mekanizmasının zorluklar yaratabileceği de düşünülüyor. Zar gibi büyük hücre yapılarının sentezine yerleştiği için, hücreler için tehlikeli olabilir diyor araştırmacılar. Bu yüzden de Lugdunin maddesinin insan bedeninde yaratacağı olası yan etkilerin incelenmesi gerekiyor.

Kaynak:http://www.labmedya.com/insan-burnunda-yeni-bir-antibiyotik-kesfedildi

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Bilim insanları uzun bir süredir, Staphylococcus aureus türü metisilin (MRSA) dirençli bakterilerle mücadele etmenin yollarını arıyordu. Bu hastalık etkenleri büyük bir sorun, her yıl çok sayıda insan bu MRSA enfeksiyonu yüzünden yaşamını yitiriyor. Tübingen Üniversitesi’nde Andreas Peschel ile çalışan ekip, insanların üçte birinde bulunan Staphylococcus aureus bakterisinin burundaki mikrobiyolojik yaşam birliğini inceledi. Sağlıklı insanlarda bu bakteri sorun yaratmasa da hastalarda ve zayıf bünyeli insanlarda bakteri ölümcül tehlike yaratabiliyor. Deneyler sırasında çok sayıda bakteri kökü Staphylococcus aureus ile bir araya getirilmiş. Burunda Staphylococcus lugdunensis bakterisi bulunduğunda MRSA popülasyonu neredeyse tümüyle ölüyordu. Bundan sorumlu olan maddeyi de bulan araştırmacılar bunu Lugdunin olarak isimlendirdi. Ve deneylerde bu maddenin antibiyotik dirençli diğer bakteri köklerinde de işe yaradığı saptandı. Antibiyotikler genelde sadece toprak bakterileri ve mantarlar tarafından üretilir. İnsanın mikroflorasında da antibakteriyel madde kaynağının bulunabileceği düşüncesi ise yeni. Kimyasal açıdan bakıldığında Lugdunin yeni bir kimyasal madde sınıfını oluşturuyor. Özellikle de büyük bir halka yapısı dikkat çekici. Peschel etki mekanizmasının kaynağının da burada bulunduğu tahmin ediliyor. Nature dergisinde yayımlanan diğer bir yazıda Boston Northeastern Üniversitesi’nden Kim Lewis ve Philip Strandwitz, söz konusu bulgunun yeni antibiyotik arayışında yeni yollar açacağını söylüyor. Bununla birlikte Lugdunin maddesinin klinik alanda kullanılmasında etki mekanizmasının zorluklar yaratabileceği de düşünülüyor. Zar gibi büyük hücre yapılarının sentezine yerleştiği için, hücreler için tehlikeli olabilir diyor araştırmacılar. Bu yüzden de Lugdunin maddesinin insan bedeninde yaratacağı olası yan etkilerin incelenmesi gerekiyor. Kaynak:http://www.labmedya.com/insan-burnunda-yeni-bir-antibiyotik-kesfedildi #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Gelelim tarıma... Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO),tarımsal kalkınmayı sağlamak, açlığı yok etmek ve beslenme koşullarını iyileştirmek amacıyla 1945 yılında kuruldu. 
Bir düşünün isterim; iyileştirme görebiliyor musunuz?

Biyoteknoloji yoluyla intihar eden tohum bulundu. Azgelişmiş ülkelere bu tohumlar satılıyor. Satılan tohumlara ek bir gen daha ekleniyor. Bu gen, genetik olarak değiştirilmiş bitkinin tohum vermesini engelliyor. 
ABD ile Türkiye arasında 12 Kasım 1956 tarihinde, Tarım Ürünleri Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 46,3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktı.

Vahim olan maddeler ise;

İkinci madde şöyleydi: “Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen ya da benzeri ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir”. Üçüncü madde b bendi ise; “Türk ve Amerikan Hükümetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına karşı talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir” diyordu. (Kaynak: Metin Aydoğan) 
Şimdi, bizim boynumuza ipi geçirenlere ne demeli? 
2006’da yerli tohumu yasaklayan zihinler ile nasıl yola devam edeceğiz? 
Yerli milli olmak istiyorsak; yerli milli olan tohuma geri dönmeliyiz! 
Tıpkı Atatürk’ün geçmişte yaptığı gibi emperyalistlere karşı kendi yerel fabrikalarımızı  kurmalıyız. (Araştırın isterim)

Fotoğraf; @ebruhanyeter_ 
#boykot #boykott #amerika #abd #tohum #yerlitohum #tohumlukalem #türkiye #tarım #tarımcılık #tarımcandır #tarımbakanlığı #organiktarım #yerlitarım #organik #organikürünler #doğalürünler #dogal #ekonomi #üretim #metinaydoğan #araştırma #mustafakemalatatürk #vekilince #akparti #ınstatürkiye #instaturkiye #birleşmişmilletler #biyoteknoloji #tarımsalkalkınma
Gelelim tarıma... Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO),tarımsal kalkınmayı sağlamak, açlığı yok etmek ve beslenme koşullarını iyileştirmek amacıyla 1945 yılında kuruldu. Bir düşünün isterim; iyileştirme görebiliyor musunuz? Biyoteknoloji yoluyla intihar eden tohum bulundu. Azgelişmiş ülkelere bu tohumlar satılıyor. Satılan tohumlara ek bir gen daha ekleniyor. Bu gen, genetik olarak değiştirilmiş bitkinin tohum vermesini engelliyor. ABD ile Türkiye arasında 12 Kasım 1956 tarihinde, Tarım Ürünleri Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 46,3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktı. Vahim olan maddeler ise; İkinci madde şöyleydi: “Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen ya da benzeri ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir”. Üçüncü madde b bendi ise; “Türk ve Amerikan Hükümetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına karşı talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir” diyordu. (Kaynak: Metin Aydoğan) Şimdi, bizim boynumuza ipi geçirenlere ne demeli? 2006’da yerli tohumu yasaklayan zihinler ile nasıl yola devam edeceğiz? Yerli milli olmak istiyorsak; yerli milli olan tohuma geri dönmeliyiz! Tıpkı Atatürk’ün geçmişte yaptığı gibi emperyalistlere karşı kendi yerel fabrikalarımızı kurmalıyız. (Araştırın isterim) Fotoğraf; @ebruhanyeter_ #boykot  #boykott  #amerika  #abd  #tohum  #yerlitohum  #tohumlukalem  #türkiye  #tarım  #tarımcılık  #tarımcandır  #tarımbakanlığı  #organiktarım  #yerlitarım  #organik  #organikürünler  #doğalürünler  #dogal  #ekonomi  #üretim  #metinaydoğan  #araştırma  #mustafakemalatatürk  #vekilince  #akparti  #ınstatürkiye  #instaturkiye  #birleşmişmilletler  #biyoteknoloji  #tarımsalkalkınma 
Arıcılık konusunda önde gelen ülkeler arasında yer alan Türkiye’de Bursa ili ve ilçelerindeki arı sütü üretimi, yerli üretimin %85’ini oluşturuyor. Bu doğrultuda bölgede yer alan ve en fazla üretim gerçekleştiren arı sütü çiftliklerini ziyaret ederek üretici beklenti ve sorunlarını inceleyen BTÜ ekibi bu analizler doğrultusunda üreticiyi üretim metodları konusunda rahatlatacak ve yerli üretim kapasitesini artıracak, Tarım Bakanlığı tarafından da desteklenen bir proje geliştirdi. Üreticinin en büyük probleminin üreticiden tüketiciye ulaşma sürecinde ürünün soğuk muhafazaya ihtiyaç duyması olduğunu aktaran Proje Yürütücüsü BTÜ Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Aycan Cınar, “Hasat edilir edilmez soğuk zincire alınan ürün, taze olarak satışa sunulacak ise buzdolabı sıcaklığında tutularak satışı planlanıyor, uzun dönem depolanacaksa -18 0C’de yaklaşık 18 ay depolanabiliyor. Stok üründen pazarlanmasına kadar geçen süreçte, soğuk zincirin herhangi bir şekilde kırılması ise kalite ve ürün kayıplarına neden oluyor. Aynı zamanda uzun dönem soğuk muhafaza üretici açısından da maliyetin artışı şeklinde değerlendiriliyor.” ifadelerinde bulundu. Soğuk zincirin kırılmasının bir başka dezavantajının da, arı sütünün biyolojik aktivitesinde meydana gelebilecek kayıplar olduğunu belirten Cınar, “Arı sütü sezonluk bir ürün. Dolayısıyla üretim olmadığı dönemde tüketiciye ürün temin etmek için ürün kalitesinin bozulmaması için dondurarak muhafaza kullanılan en yaygın yöntem. Yerli arı sütü üreticilerini soğuk zincir zorunluluğundan kurtaracak “Mikroenkapsüle Arı Sütü Üretimi” projemizle ürünün üretim şekli ve depolama konusunda üreticiyi rahatlatacak alternatif bir yöntem geliştirmiş olduk.” ifadelerinde bulundu.

Kaynak:http://chemlife.com.tr/btu-bilim-insanlarindan-yeni-bir-calisma-mikroenkapsule-ari-sutu

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Arıcılık konusunda önde gelen ülkeler arasında yer alan Türkiye’de Bursa ili ve ilçelerindeki arı sütü üretimi, yerli üretimin %85’ini oluşturuyor. Bu doğrultuda bölgede yer alan ve en fazla üretim gerçekleştiren arı sütü çiftliklerini ziyaret ederek üretici beklenti ve sorunlarını inceleyen BTÜ ekibi bu analizler doğrultusunda üreticiyi üretim metodları konusunda rahatlatacak ve yerli üretim kapasitesini artıracak, Tarım Bakanlığı tarafından da desteklenen bir proje geliştirdi. Üreticinin en büyük probleminin üreticiden tüketiciye ulaşma sürecinde ürünün soğuk muhafazaya ihtiyaç duyması olduğunu aktaran Proje Yürütücüsü BTÜ Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Aycan Cınar, “Hasat edilir edilmez soğuk zincire alınan ürün, taze olarak satışa sunulacak ise buzdolabı sıcaklığında tutularak satışı planlanıyor, uzun dönem depolanacaksa -18 0C’de yaklaşık 18 ay depolanabiliyor. Stok üründen pazarlanmasına kadar geçen süreçte, soğuk zincirin herhangi bir şekilde kırılması ise kalite ve ürün kayıplarına neden oluyor. Aynı zamanda uzun dönem soğuk muhafaza üretici açısından da maliyetin artışı şeklinde değerlendiriliyor.” ifadelerinde bulundu. Soğuk zincirin kırılmasının bir başka dezavantajının da, arı sütünün biyolojik aktivitesinde meydana gelebilecek kayıplar olduğunu belirten Cınar, “Arı sütü sezonluk bir ürün. Dolayısıyla üretim olmadığı dönemde tüketiciye ürün temin etmek için ürün kalitesinin bozulmaması için dondurarak muhafaza kullanılan en yaygın yöntem. Yerli arı sütü üreticilerini soğuk zincir zorunluluğundan kurtaracak “Mikroenkapsüle Arı Sütü Üretimi” projemizle ürünün üretim şekli ve depolama konusunda üreticiyi rahatlatacak alternatif bir yöntem geliştirmiş olduk.” ifadelerinde bulundu. Kaynak:http://chemlife.com.tr/btu-bilim-insanlarindan-yeni-bir-calisma-mikroenkapsule-ari-sutu #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
İstatistiksel olarak yıldırım çarpmasına en çok şu altı durumda rastlanır:

Açık arazide oyun oynarken

Açık arazide çalışırken

Kayık veya botla gezerken, balık tutarken veya yüzerken

Tarla ve ağır iş makineleri kullanırken

Telefonla konuşurken

Elektrikli aletler kullanırken veya tamir ederken

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #haftanınbilgisi #biotechnology #science #research #genetic #knowledgeoftheweek
TÜBİTAK’tan destek alan projenin başında Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Meltem Elitaş bulunuyor. Aynı üniversiteden Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi araştırmacısı Dr. Stuart J. Lucas ile Yeditepe Üniversitesi, Genetik ve Biyomühendislik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Özhan Aytekin de ekipte yer alıyor. Prototip aşamasındaki biyosensörün ilk verileri Miami’deki Biyosensör 2018 konferansında poster olarak sunuldu.

Prototipin patentini almak için çalışmaların sürdüğünü belirten Yrd. Doç. Dr. Elitaş, şunları söyledi: “Bu test hamilelik testleri gibi evlerde yapılabilecek. GDO tanısının yapılacağı besin örneğini biyosensöre koymak ve 30-40 dakika bekledikten sonra renk veren şeritlerin oluşup oluşmadığına bakmak yeterli olacak. Bu ürünlerin ticarileştirilmesi için ciddi çalışmalar yapılıyor. Birçok biyosensör giyilebilir, taşınabilir özellikte olacak. Bu tür sensörler gerek gıda, gerek spor, gerekse sağlık alanlarında doğrudan kullanılabilecek veriler üretecek ve bizim günlük yaşam kalitemizi bozmadan, bizi rahatsız etmeden hayatımızın bir parçası haline gelecek.” Elitaş’ın verdiği bilgiye göre GDO tanı biyosensörü elektrikle çalışan bir diş fırçaları kadar küçük boyutta olabilecek. Ancak amaçları sensörün büyüklüğünü bir kalem boyutuna indirebilmek. GDO testleri halen laboratuvar ortamında, pahalı ekipmanlar kullanılarak, uzman kişilerin yapabileceği deneylerle ortalama 2-3 saat kadar sürüyor.

Kaynak:http://www.hurriyet.com.tr/gundem/gdolu-urun-testi-evlere-girecek-40926477

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
TÜBİTAK’tan destek alan projenin başında Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Meltem Elitaş bulunuyor. Aynı üniversiteden Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi araştırmacısı Dr. Stuart J. Lucas ile Yeditepe Üniversitesi, Genetik ve Biyomühendislik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Özhan Aytekin de ekipte yer alıyor. Prototip aşamasındaki biyosensörün ilk verileri Miami’deki Biyosensör 2018 konferansında poster olarak sunuldu. Prototipin patentini almak için çalışmaların sürdüğünü belirten Yrd. Doç. Dr. Elitaş, şunları söyledi: “Bu test hamilelik testleri gibi evlerde yapılabilecek. GDO tanısının yapılacağı besin örneğini biyosensöre koymak ve 30-40 dakika bekledikten sonra renk veren şeritlerin oluşup oluşmadığına bakmak yeterli olacak. Bu ürünlerin ticarileştirilmesi için ciddi çalışmalar yapılıyor. Birçok biyosensör giyilebilir, taşınabilir özellikte olacak. Bu tür sensörler gerek gıda, gerek spor, gerekse sağlık alanlarında doğrudan kullanılabilecek veriler üretecek ve bizim günlük yaşam kalitemizi bozmadan, bizi rahatsız etmeden hayatımızın bir parçası haline gelecek.” Elitaş’ın verdiği bilgiye göre GDO tanı biyosensörü elektrikle çalışan bir diş fırçaları kadar küçük boyutta olabilecek. Ancak amaçları sensörün büyüklüğünü bir kalem boyutuna indirebilmek. GDO testleri halen laboratuvar ortamında, pahalı ekipmanlar kullanılarak, uzman kişilerin yapabileceği deneylerle ortalama 2-3 saat kadar sürüyor. Kaynak:http://www.hurriyet.com.tr/gundem/gdolu-urun-testi-evlere-girecek-40926477 #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Bu laboratuvarda ürün yerleştirme uygulanmaktadır...🙃
Dolar almış gitmiş. Biz de laboratuvarımıza ek gelir elde ediyoruz...🤣😁
.
.
.
Aslında bir konuya değinmek istiyorum. Ülkemiz bilim alanında neredeyse %99 dışa bağımlı. Biz de dışa bağımlılığımızı azıcık olsun azaltmak için kendi çapımızda önlemler aldık...😉
Olayın aslı şu. Yapmamız gereken bir araştırma için nişastaya ihtiyacımız vardı. Analiz saflıkta olan nişastanın 100 gramı yaklaşık 42 Euro+ KDV. Kısa bir araştırma yaptık. Aradık, taradık, ölçtük, biçtik ve aslında yapacağımız çalışmada analiz grade bir nişastaya ihtiyacımız olmadığını gördük. Sonuçta imdadımıza yemeklik nişasta yetişti. Üstelik 250 gramı yaklaşık 3 TL. Aradaki uçurum inanılmaz... Neden patates nişastası derseniz bu da literatürde böyle çalışıldığı için....
.
.
Ülkemiz analiz ihtiyaçları bakımından %99 dışa bağımlı. Kullanılan teknolojiler, sarf malzemeleri, kimyasallar ve sayamadığımız birçok ürün... Yukarıda fiyat uçurumunu gördünüz. Tabi burada saflıkları, sertifikalı oluşları vs vs bir çok detay fiyat farkında önemli. Ancak  fiyat farkının bu kadar fazla olması hiç akla mantığa yatkın değil. Demem o ki şu günlerde de görüyoruz yerli üretimin ne denli önemli olduğunu. Genç girişimcilerimiz için aslında yatırım yapacakları çok bakir bir alan laboratuvar sektörü. Bu konuda dışa bağımlılığı azaltacak projeler üst seviyede desteklenmeli ve girişimcilere yeni yatırım alanları oluşturulmalı... Zor bir zamandan geçiyoruz ama bunu avantaja çevirmek mümkün olabilir. Umudum bu bize kendi ürünlerimizi üretme yolunu açar ve kendi bilimimizi yerli imkanlarla yapma imkanı sunar...
.
.
.
#labakademi #chemistry #kimya #organicchemistry #bilim #science #ilaç #ilac #pharmacist #synthesis #reaction #lookattheblue #biochemistry #biology #university #lab #laboratory #laboratorio #laboratuvar #research #physics #organic #molecularbiology #phd #phdlife #genetics #cell #genetik #biyoteknoloji #pharmacy
Bu laboratuvarda ürün yerleştirme uygulanmaktadır...🙃 Dolar almış gitmiş. Biz de laboratuvarımıza ek gelir elde ediyoruz...🤣😁 . . . Aslında bir konuya değinmek istiyorum. Ülkemiz bilim alanında neredeyse %99 dışa bağımlı. Biz de dışa bağımlılığımızı azıcık olsun azaltmak için kendi çapımızda önlemler aldık...😉 Olayın aslı şu. Yapmamız gereken bir araştırma için nişastaya ihtiyacımız vardı. Analiz saflıkta olan nişastanın 100 gramı yaklaşık 42 Euro+ KDV. Kısa bir araştırma yaptık. Aradık, taradık, ölçtük, biçtik ve aslında yapacağımız çalışmada analiz grade bir nişastaya ihtiyacımız olmadığını gördük. Sonuçta imdadımıza yemeklik nişasta yetişti. Üstelik 250 gramı yaklaşık 3 TL. Aradaki uçurum inanılmaz... Neden patates nişastası derseniz bu da literatürde böyle çalışıldığı için.... . . Ülkemiz analiz ihtiyaçları bakımından %99 dışa bağımlı. Kullanılan teknolojiler, sarf malzemeleri, kimyasallar ve sayamadığımız birçok ürün... Yukarıda fiyat uçurumunu gördünüz. Tabi burada saflıkları, sertifikalı oluşları vs vs bir çok detay fiyat farkında önemli. Ancak fiyat farkının bu kadar fazla olması hiç akla mantığa yatkın değil. Demem o ki şu günlerde de görüyoruz yerli üretimin ne denli önemli olduğunu. Genç girişimcilerimiz için aslında yatırım yapacakları çok bakir bir alan laboratuvar sektörü. Bu konuda dışa bağımlılığı azaltacak projeler üst seviyede desteklenmeli ve girişimcilere yeni yatırım alanları oluşturulmalı... Zor bir zamandan geçiyoruz ama bunu avantaja çevirmek mümkün olabilir. Umudum bu bize kendi ürünlerimizi üretme yolunu açar ve kendi bilimimizi yerli imkanlarla yapma imkanı sunar... . . . #labakademi  #chemistry  #kimya  #organicchemistry  #bilim  #science  #ilaç  #ilac  #pharmacist  #synthesis  #reaction  #lookattheblue  #biochemistry  #biology  #university  #lab  #laboratory  #laboratorio  #laboratuvar  #research  #physics  #organic  #molecularbiology  #phd  #phdlife  #genetics  #cell  #genetik  #biyoteknoloji  #pharmacy 
#Repost @biyoteknoloji with @get_repost
・・・
Jüri, sekiz hafta süren duruşmaların sonunda Monsanto'nun Türkiye'de de satılan Roundup ve Ranger Pro adlı yabani ot ilaçlarının kansere yol açtığını bilmesine rağmen tüketicileri uyarmadığına hükmetti.

Kısa bir süre önce Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınan ve glifosatın kansere yol açmadığını savunan şirket kararı temyiz etmeyi planladığını açıkladı. Bayer gün itibar ile + 9% değer kaybetti trend -... Bu, glisofatla ilgili ilk kanser davasıydı. İlaç hakkında ABD'de açılmış 5 binden fazla dava bulunuyor. Bu kararın diğer davalara emsal oluşturacağı belirtiliyor.

Dewayne Johnson adlı eski bir okul bahçıvanı, yıllar boyunca yabani otlar için Ranger Pro türü ilaçlar kullandığını ve 2014'te lenf kanserine yakalandığını söyleyerek şirkete dava açmıştı.

2015'te Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı glifosatın "muhtemelen kanserojen" olduğunu açıklamıştı. Ancak Amerikan Çevre Koruma Ajansı EPA, dikkatli kullanıldığında glifosatın güvenli olduğunda ısrar ediyor.

Monsanto aynı zamanda dünyanın en büyük GDO'lu tohum üreticileri arasında yer alıyor.

Kaynak:https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45155668

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #tarım #ilaç #kanser #biotechnology #science #research #genetic #agriculture #medicine #cancer
#Repost  @biyoteknoloji with @get_repost ・・・ Jüri, sekiz hafta süren duruşmaların sonunda Monsanto'nun Türkiye'de de satılan Roundup ve Ranger Pro adlı yabani ot ilaçlarının kansere yol açtığını bilmesine rağmen tüketicileri uyarmadığına hükmetti. Kısa bir süre önce Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınan ve glifosatın kansere yol açmadığını savunan şirket kararı temyiz etmeyi planladığını açıkladı. Bayer gün itibar ile + 9% değer kaybetti trend -... Bu, glisofatla ilgili ilk kanser davasıydı. İlaç hakkında ABD'de açılmış 5 binden fazla dava bulunuyor. Bu kararın diğer davalara emsal oluşturacağı belirtiliyor. Dewayne Johnson adlı eski bir okul bahçıvanı, yıllar boyunca yabani otlar için Ranger Pro türü ilaçlar kullandığını ve 2014'te lenf kanserine yakalandığını söyleyerek şirkete dava açmıştı. 2015'te Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı glifosatın "muhtemelen kanserojen" olduğunu açıklamıştı. Ancak Amerikan Çevre Koruma Ajansı EPA, dikkatli kullanıldığında glifosatın güvenli olduğunda ısrar ediyor. Monsanto aynı zamanda dünyanın en büyük GDO'lu tohum üreticileri arasında yer alıyor. Kaynak:https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45155668 #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #tarım  #ilaç  #kanser  #biotechnology  #science  #research  #genetic  #agriculture  #medicine  #cancer 
Toledo Üniversitesi‘nde yapılan bir araştırmada dizüstü bilgisayar, tablet ve cep telefonu ekranlarının göz üzerine olan etkisi araştırıldı. Bu parlak ışığın görüş açısını etkileyebildiği ve gözün ışığa duyarlı hücrelerinde zehir üretimine neden olabileceği ortaya çıktı. Aynı zamanda ekran ışığının birçok göz hastalığını da tetikleyebildiği araştırma raporunda belirtildi.

Araştırmada belli bir yoğunlukta mavi ışığa maruz kalan ışığa duyarlı hücrelerde zehir üretimi ve bozulmalar görülmüş. Bu tür bozulmalar Makula dejenerasyonu gibi körlükle sonuçlanabilen hastalıklara temel hazırlayabiliyor.

Araştırmacılar, cep telefonu üreticilerinin son yıllarda kullandığı mavi ışık filtrelerinin işe yarayacağını söylüyor.

Ancak daha fazla önlem almak isteyenlerin mavi ışığı da filtreleyebilen güneş gözlükleriyle cep telefonu ve bilgisayar ekranına bakmaları tavsiye ediliyor. Yine gözlüklere de takılabilen sarı renkli gözlük camları sayesinde bu parlak mavi ışığı engellemek mümkün.

Teknoloji dünyasında AMOLED ve OLED gibi parlak ekran teknolojilerinin etkinliği arttıkça mavi ışık sorunu daha da büyüyecek gibi görünüyor. Bilim insanlarına göre cep telefonlarında kullanılan mavi ışık filtresi işe yarıyor. Peki ama kullanıcılar parlak ekran renklerinden feragat edip daha sarı yoğunlukta bir ekranı tercih eder mi?

Burada akıllı telefon ve bilgisayar kullanıcılarının daha bilinçli olarak cihazını kullanması gerekliliği ortaya çıkıyor. Bildiğiniz gibi bugün hem bilgisayarlarda hem de akıllı telefonlarda bu parlak ışıktan korunmak mümkün.

Kaynak:https://shiftdelete.net/mavi-isik-filtresi-olmayan-ekran

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Toledo Üniversitesi‘nde yapılan bir araştırmada dizüstü bilgisayar, tablet ve cep telefonu ekranlarının göz üzerine olan etkisi araştırıldı. Bu parlak ışığın görüş açısını etkileyebildiği ve gözün ışığa duyarlı hücrelerinde zehir üretimine neden olabileceği ortaya çıktı. Aynı zamanda ekran ışığının birçok göz hastalığını da tetikleyebildiği araştırma raporunda belirtildi. Araştırmada belli bir yoğunlukta mavi ışığa maruz kalan ışığa duyarlı hücrelerde zehir üretimi ve bozulmalar görülmüş. Bu tür bozulmalar Makula dejenerasyonu gibi körlükle sonuçlanabilen hastalıklara temel hazırlayabiliyor. Araştırmacılar, cep telefonu üreticilerinin son yıllarda kullandığı mavi ışık filtrelerinin işe yarayacağını söylüyor. Ancak daha fazla önlem almak isteyenlerin mavi ışığı da filtreleyebilen güneş gözlükleriyle cep telefonu ve bilgisayar ekranına bakmaları tavsiye ediliyor. Yine gözlüklere de takılabilen sarı renkli gözlük camları sayesinde bu parlak mavi ışığı engellemek mümkün. Teknoloji dünyasında AMOLED ve OLED gibi parlak ekran teknolojilerinin etkinliği arttıkça mavi ışık sorunu daha da büyüyecek gibi görünüyor. Bilim insanlarına göre cep telefonlarında kullanılan mavi ışık filtresi işe yarıyor. Peki ama kullanıcılar parlak ekran renklerinden feragat edip daha sarı yoğunlukta bir ekranı tercih eder mi? Burada akıllı telefon ve bilgisayar kullanıcılarının daha bilinçli olarak cihazını kullanması gerekliliği ortaya çıkıyor. Bildiğiniz gibi bugün hem bilgisayarlarda hem de akıllı telefonlarda bu parlak ışıktan korunmak mümkün. Kaynak:https://shiftdelete.net/mavi-isik-filtresi-olmayan-ekran #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Yapılan deneylerde kurbağa yumurtaları kullanıldı. Bunun temel sebebi ise böyle bir deneyi daha kolay gözlemlenebilecek büyüklükte bir hücrede gerçekleştirmek.

Ölümün hızının ölçülmesiyle birlikte, hücre içinde gerçekleşen ölüme neden olan mekanizmanın nasıl harekete geçtiği ve neyin ölümü tetiklediği ortaya çıkarılmış oldu. Deneyi gerçekleştiren Biyokimya Profesörü James Ferrell ve meslektaşı Xianrui Cheng, hücre içinde yayılan bu yıkımın diğer hücrelerde de ölümü nasıl tetiklediğini ortaya çıkardı.

Hücre ölümü stadyumda ki Meksika dalgasına benzer bir şekilde senkronize gerçekleşiyor. Buna neden olan ise ölen hücrelerin sinirlere gönderdiği tetikleme dalgası. Bu tetiklemenin ana sebebi ise apoptoz yani, vücudun gereksiz olan parçalardan kurtulma mekanizması. Aslında apoptozun bu konuda etkisi biliniyordu ama bu kadar etkili olduğu yeni  keşfedilmiş oldu. Bu mekanizma örnek olarak embriyonun sağlıklı bir bebek haline gelmesi sırasında vücut için gereksiz olan hücrelerin ölümünde harekete geçiyor. Yine virüslere ve kansere karşı vücut bir savunma mekanizması olarak virüslü hücrelerden bu şekilde kurtuluyor.

Bu araştırmayla birlikte apoptoz sürecinin gelecekte kanser tedavisi gibi süreçlerde daha etkin kullanılmasının yolu açılmış oldu. Bu çalışma sonrası Bilim insanları bu tetiklemenin nasıl meydana geldiği ve apoptoz mekanizması üzerine çalışmalarını yoğunlaştıracaklar.

Kaynak:https://shiftdelete.net/olumun-hizi-olculdu

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Yapılan deneylerde kurbağa yumurtaları kullanıldı. Bunun temel sebebi ise böyle bir deneyi daha kolay gözlemlenebilecek büyüklükte bir hücrede gerçekleştirmek. Ölümün hızının ölçülmesiyle birlikte, hücre içinde gerçekleşen ölüme neden olan mekanizmanın nasıl harekete geçtiği ve neyin ölümü tetiklediği ortaya çıkarılmış oldu. Deneyi gerçekleştiren Biyokimya Profesörü James Ferrell ve meslektaşı Xianrui Cheng, hücre içinde yayılan bu yıkımın diğer hücrelerde de ölümü nasıl tetiklediğini ortaya çıkardı. Hücre ölümü stadyumda ki Meksika dalgasına benzer bir şekilde senkronize gerçekleşiyor. Buna neden olan ise ölen hücrelerin sinirlere gönderdiği tetikleme dalgası. Bu tetiklemenin ana sebebi ise apoptoz yani, vücudun gereksiz olan parçalardan kurtulma mekanizması. Aslında apoptozun bu konuda etkisi biliniyordu ama bu kadar etkili olduğu yeni keşfedilmiş oldu. Bu mekanizma örnek olarak embriyonun sağlıklı bir bebek haline gelmesi sırasında vücut için gereksiz olan hücrelerin ölümünde harekete geçiyor. Yine virüslere ve kansere karşı vücut bir savunma mekanizması olarak virüslü hücrelerden bu şekilde kurtuluyor. Bu araştırmayla birlikte apoptoz sürecinin gelecekte kanser tedavisi gibi süreçlerde daha etkin kullanılmasının yolu açılmış oldu. Bu çalışma sonrası Bilim insanları bu tetiklemenin nasıl meydana geldiği ve apoptoz mekanizması üzerine çalışmalarını yoğunlaştıracaklar. Kaynak:https://shiftdelete.net/olumun-hizi-olculdu #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Jüri, sekiz hafta süren duruşmaların sonunda Monsanto'nun Türkiye'de de satılan Roundup ve Ranger Pro adlı yabani ot ilaçlarının kansere yol açtığını bilmesine rağmen tüketicileri uyarmadığına hükmetti.

Kısa bir süre önce Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınan ve glifosatın kansere yol açmadığını savunan şirket kararı temyiz etmeyi planladığını açıkladı.

Bu, glisofatla ilgili ilk kanser davasıydı. İlaç hakkında ABD'de açılmış 5 binden fazla dava bulunuyor. Bu kararın diğer davalara emsal oluşturacağı belirtiliyor.

Dewayne Johnson adlı eski bir okul bahçıvanı, yıllar boyunca yabani otlar için Ranger Pro türü ilaçlar kullandığını ve 2014'te lenf kanserine yakalandığını söyleyerek şirkete dava açmıştı.

2015'te Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı glifosatın "muhtemelen kanserojen" olduğunu açıklamıştı. Ancak Amerikan Çevre Koruma Ajansı EPA, dikkatli kullanıldığında glifosatın güvenli olduğunda ısrar ediyor.

Monsanto aynı zamanda dünyanın en büyük GDO'lu tohum üreticileri arasında yer alıyor.

Kaynak:https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45155668

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #tarım #ilaç #kanser #biotechnology #science #research #genetic #agriculture #medicine #cancer
Jüri, sekiz hafta süren duruşmaların sonunda Monsanto'nun Türkiye'de de satılan Roundup ve Ranger Pro adlı yabani ot ilaçlarının kansere yol açtığını bilmesine rağmen tüketicileri uyarmadığına hükmetti. Kısa bir süre önce Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınan ve glifosatın kansere yol açmadığını savunan şirket kararı temyiz etmeyi planladığını açıkladı. Bu, glisofatla ilgili ilk kanser davasıydı. İlaç hakkında ABD'de açılmış 5 binden fazla dava bulunuyor. Bu kararın diğer davalara emsal oluşturacağı belirtiliyor. Dewayne Johnson adlı eski bir okul bahçıvanı, yıllar boyunca yabani otlar için Ranger Pro türü ilaçlar kullandığını ve 2014'te lenf kanserine yakalandığını söyleyerek şirkete dava açmıştı. 2015'te Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı glifosatın "muhtemelen kanserojen" olduğunu açıklamıştı. Ancak Amerikan Çevre Koruma Ajansı EPA, dikkatli kullanıldığında glifosatın güvenli olduğunda ısrar ediyor. Monsanto aynı zamanda dünyanın en büyük GDO'lu tohum üreticileri arasında yer alıyor. Kaynak:https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45155668 #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #tarım  #ilaç  #kanser  #biotechnology  #science  #research  #genetic  #agriculture  #medicine  #cancer 
@NASA'dan yapılan açıklamada, aracın yerel saatle gece 0:33'te (TSİ 10:33) Florida'daki Cape Canaveral Uzay Üssü'nden hareket ettiği bildirildi.
Boeing firmasının ürettiği Delta 4 roketiyle fırlatılan otomobil büyüklüğündeki uzay aracının dün sabah saatlerinde planlanan fırlatılışı, teknik aksaklık nedeniyle bugüne ertelenmişti.

Herhangi bir sorunla karşılaşılmazsa 'Parker Solar Probe' Güneş'in 'Corona' (Korona ya da Taç katmanı) olarak adlandırılan kavurucu atmosferi boyunca uçacak olan ilk uzay aracı olacak.

Korona katmanının işleyişinin daha iyi anlaşılması Dünya'daki güç nakil şebekelerine de zarar verebilen Güneş fırtınalarını tahmin etme konusunda bilim insanlarına faydalı bilgiler sağlayabilir.
Güneş'te sıcaklık yüzeyden uzaklaştıkça artıyor. Güneş yüzeyinde 10.000 Fahrenheit derecelik sıcaklık korona katmanında 10 milyon Fahrenheit derecelik sıcaklığa ulaşabiliyor.

NASA, Parker Solar Probe aracının neden korona katmanının bu kadar yüksek sıcaklıklara sahip olduğunun anlaşılmasına ışık tutmasını umuyor.
NASA her ne kadar bu misyona 'Güneş'e dokunmak' adını verse de aslında uzay aracı Güneş yüzeyinin 6.16 milyon km üzerinden geçiş yapacak.

Zira aracın Güneş'e dönük kısmı 1370 santigrat derecelik sıcaklığa dayanacak. Aracın üzerindeki yaklaşık 12 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit koruma kalkanı aracı oda sıcaklığında tutacak.
Bu kalkan Güneş'in radyoaktif etkisine de dayanıklı olacak şekilde geliştirildi.
Aracın üzerindeki özel ekipmanlar manyetik ve elektrik alanlarını, plazma dalgalarını ve yüksek enerji parçacıklarını ölçecek.

Johns Hopkins Üniveristesi Uygulamalı Fizik Bölümü'nden bilim insanı Nicky Fox saatte 692.000 km hızla yolculuğunu gerçekleştirecek olan Parker Solar Probe' un 'insan yapımı en hızlı nesne' olacağını söyledi.

7 yıl sürmesi beklenen yolculuğu boyunca uzay aracı tam 24 kez korona katmanı üzerinden uçacak.
Bir otomobil büyüklüğündeki uzay aracı 1.5 milyar dolara mal oldu.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808121034709752-nasa-gunes-kasif-uzaya-yolladi/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #biotechnology #science #research
@NASA'dan yapılan açıklamada, aracın yerel saatle gece 0:33'te (TSİ 10:33) Florida'daki Cape Canaveral Uzay Üssü'nden hareket ettiği bildirildi. Boeing firmasının ürettiği Delta 4 roketiyle fırlatılan otomobil büyüklüğündeki uzay aracının dün sabah saatlerinde planlanan fırlatılışı, teknik aksaklık nedeniyle bugüne ertelenmişti. Herhangi bir sorunla karşılaşılmazsa 'Parker Solar Probe' Güneş'in 'Corona' (Korona ya da Taç katmanı) olarak adlandırılan kavurucu atmosferi boyunca uçacak olan ilk uzay aracı olacak. Korona katmanının işleyişinin daha iyi anlaşılması Dünya'daki güç nakil şebekelerine de zarar verebilen Güneş fırtınalarını tahmin etme konusunda bilim insanlarına faydalı bilgiler sağlayabilir. Güneş'te sıcaklık yüzeyden uzaklaştıkça artıyor. Güneş yüzeyinde 10.000 Fahrenheit derecelik sıcaklık korona katmanında 10 milyon Fahrenheit derecelik sıcaklığa ulaşabiliyor. NASA, Parker Solar Probe aracının neden korona katmanının bu kadar yüksek sıcaklıklara sahip olduğunun anlaşılmasına ışık tutmasını umuyor. NASA her ne kadar bu misyona 'Güneş'e dokunmak' adını verse de aslında uzay aracı Güneş yüzeyinin 6.16 milyon km üzerinden geçiş yapacak. Zira aracın Güneş'e dönük kısmı 1370 santigrat derecelik sıcaklığa dayanacak. Aracın üzerindeki yaklaşık 12 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit koruma kalkanı aracı oda sıcaklığında tutacak. Bu kalkan Güneş'in radyoaktif etkisine de dayanıklı olacak şekilde geliştirildi. Aracın üzerindeki özel ekipmanlar manyetik ve elektrik alanlarını, plazma dalgalarını ve yüksek enerji parçacıklarını ölçecek. Johns Hopkins Üniveristesi Uygulamalı Fizik Bölümü'nden bilim insanı Nicky Fox saatte 692.000 km hızla yolculuğunu gerçekleştirecek olan Parker Solar Probe' un 'insan yapımı en hızlı nesne' olacağını söyledi. 7 yıl sürmesi beklenen yolculuğu boyunca uzay aracı tam 24 kez korona katmanı üzerinden uçacak. Bir otomobil büyüklüğündeki uzay aracı 1.5 milyar dolara mal oldu. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808121034709752-nasa-gunes-kasif-uzaya-yolladi/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #biotechnology  #science  #research 
"Live Science" internet sayfasında yer alan habere göre, "Zootaxa" dergisinde yayımlanan çalışmada, Floridalı bilim insanları, "#Squalusclarkae" ya da "#Geniesdogfish (Genie'nin köpek balığı)" adı verilen büyük gözlü yeni bir tür köpek balığı keşfetti.

Çalışmada, Meksika Körfezi ve Atlas Okyanusu'nun derinlerinde yaşayan, nispeten daha ufak olan yeni türün uzunluğunun 50-70 santimetre olduğu belirtildi.

Keşfedilen yeni türe verilen isim, 2015'te 92 yaşında hayata gözlerini yuman, köpek balıkları üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan deniz biyolojisinin öncülerinden Eugenie Clark'a ithaf edildi.

Kaynak:https://www.ntv.com.tr/amp/teknoloji/yeni-bir-kopek-baligi-turu-kesfedildi,RnoIayhdYESAFY6afGPAGg

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #köpekbalığı #biotechnology #science #research #genetic #shark
"Live Science" internet sayfasında yer alan habere göre, "Zootaxa" dergisinde yayımlanan çalışmada, Floridalı bilim insanları, "#Squalusclarkae " ya da "#Geniesdogfish  (Genie'nin köpek balığı)" adı verilen büyük gözlü yeni bir tür köpek balığı keşfetti. Çalışmada, Meksika Körfezi ve Atlas Okyanusu'nun derinlerinde yaşayan, nispeten daha ufak olan yeni türün uzunluğunun 50-70 santimetre olduğu belirtildi. Keşfedilen yeni türe verilen isim, 2015'te 92 yaşında hayata gözlerini yuman, köpek balıkları üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan deniz biyolojisinin öncülerinden Eugenie Clark'a ithaf edildi. Kaynak:https://www.ntv.com.tr/amp/teknoloji/yeni-bir-kopek-baligi-turu-kesfedildi,RnoIayhdYESAFY6afGPAGg #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #köpekbalığı  #biotechnology  #science  #research  #genetic  #shark 
NASA, fırlatış için geriye sayımın son bir dakikasında, Delta 4 roketiyle fırlatılması beklenen otomobil büyüklüğündeki uzay aracının yolculuğunun teknik bir nedenden ötürü ertelendiğini duyurdu.
Yetkililer, 1 buçuk milyar dolara mal olan uzay aracını fırlatmayı yarın yeniden deneyecek.

Saatteki hızı 690 bin kilometreye ulaşması beklenen aracın, Güneş yüzeyine 6.16 milyon kilometre yaklaşarak, büyük yıldızın atmosferi hakkında bilgi toplaması planlanıyor.
Uzay aracının Güneş'e dönük kısmı yörüngede bin 370 derecelik sıcaklığa maruz kalacak.

Aracın üzerinde, Güneş'in radyoaktif etkisine dayanıklı  şekilde geliştirilen, yaklaşık 12 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit ısı kalkanı aracı yaklaşık 30 derecede tutacak.

Parker Solar Probe'un, korona adı verilen milyon derecelik atmosferinde 7 yıl boyunca Güneş'in çevresini 24 kez dönmesi planlanıyor. Keşif aracının, Güneş'i bugüne kadar insan yapımı herhangi bir objeden daha yakından inceleyeceği belirtiliyor.

Aracın görevleri arasında güneş rüzgarının hızlanmasının, yıldızdan devamlı dışarı madde akışının ve koronadaki çok yüksek sıcaklığın gizemini çözmeye çalışmak yer alıyor.
Kaşifin, Güneş'in aktif parçacıklarının hızlanmasının ardında yatan mekanizmanın anlaşılmasına yardım etmesi de bekleniyor.

Güneş'in aktif parçacıkları, yıldızdan fırlayarak uzaklaştıklarında ışık hızının yarısından fazlasına erişiyor. Bilim insanları, aracın ısıyı kesen kalkanının, görevi mümkün kılacağını ifade ediyor.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808111034703353-nasa-uzay-gunes-yolculuk-ertelendi/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
NASA, fırlatış için geriye sayımın son bir dakikasında, Delta 4 roketiyle fırlatılması beklenen otomobil büyüklüğündeki uzay aracının yolculuğunun teknik bir nedenden ötürü ertelendiğini duyurdu. Yetkililer, 1 buçuk milyar dolara mal olan uzay aracını fırlatmayı yarın yeniden deneyecek. Saatteki hızı 690 bin kilometreye ulaşması beklenen aracın, Güneş yüzeyine 6.16 milyon kilometre yaklaşarak, büyük yıldızın atmosferi hakkında bilgi toplaması planlanıyor. Uzay aracının Güneş'e dönük kısmı yörüngede bin 370 derecelik sıcaklığa maruz kalacak. Aracın üzerinde, Güneş'in radyoaktif etkisine dayanıklı  şekilde geliştirilen, yaklaşık 12 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit ısı kalkanı aracı yaklaşık 30 derecede tutacak. Parker Solar Probe'un, korona adı verilen milyon derecelik atmosferinde 7 yıl boyunca Güneş'in çevresini 24 kez dönmesi planlanıyor. Keşif aracının, Güneş'i bugüne kadar insan yapımı herhangi bir objeden daha yakından inceleyeceği belirtiliyor. Aracın görevleri arasında güneş rüzgarının hızlanmasının, yıldızdan devamlı dışarı madde akışının ve koronadaki çok yüksek sıcaklığın gizemini çözmeye çalışmak yer alıyor. Kaşifin, Güneş'in aktif parçacıklarının hızlanmasının ardında yatan mekanizmanın anlaşılmasına yardım etmesi de bekleniyor. Güneş'in aktif parçacıkları, yıldızdan fırlayarak uzaklaştıklarında ışık hızının yarısından fazlasına erişiyor. Bilim insanları, aracın ısıyı kesen kalkanının, görevi mümkün kılacağını ifade ediyor. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808111034703353-nasa-uzay-gunes-yolculuk-ertelendi/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
PNAS dergisinin uluslararası bir bilimci grubunun çalışmalarına yer verdiği makalede, Dünya'daki hava ısısının şu anda sanayi öncesi dönem olarak kabul edilen 19. yüzyılın ortalarına göre 1 derece daha yüksek olduğu ve her 10 yılda bir 0.17 derece arttığı belirtildi.
Grubun önderliğini üstlenen Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden Will Steffen, hava ısısının ortalamada 1.5-2 derece artacağını öngören Paris İklim Anlaşması'nın tüm maddeleri yerine getirilse de Dünya'nın bir ‘seraya' dönüşme olasılığının bulunduğuna dikkat çekti.

Steffen, "Dünya'nın hava ısısı, sadece insanoğlunun faaliyetleri sonucunda atmosfere atılan sera gazlarıyla belirlenmiyor. Bizim araştırmamız, 2 derecelik antropojenik (insan kökenli) ısınmanın sıklıkla ‘ters bağlantı' olarak adlandırılan farklı süreçleri başlatabileceğini öngörüyor. Bu süreçler, biz atmosfere sera gazlarını atmayı tamamen bıraksak bile ısınmayı hızlandırabilir" açıklamasında bulundu.

Araştırmacılar, Arktik bölgedeki buzulların çözülmesi, okyanus tabanı metan hidratlarının dağılması, tropik ormanların ve kuzey yarımküredeki ormanların yok olması, ayrıca bu bölgedeki kar örtüsünün incelmesi gibi süreçlerin etkili olabileceğini vurguladı.
Söz konusu süreçlerin Dünya'nın ‘stres eşiğinin' geçilmesi halinde geri dönülemez bir hal alacaklarını ileri süren uzmanlar, aynı zamanda iklim dengesi noktasının tam olarak nerde bulunacağı sorusuna henüz net yanıt vermeye hazır olmadıklarını ifade etti.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808081034651742-bilim-insanlarindan-dunya-bir-seraya-donusebilir-yorumu/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
PNAS dergisinin uluslararası bir bilimci grubunun çalışmalarına yer verdiği makalede, Dünya'daki hava ısısının şu anda sanayi öncesi dönem olarak kabul edilen 19. yüzyılın ortalarına göre 1 derece daha yüksek olduğu ve her 10 yılda bir 0.17 derece arttığı belirtildi. Grubun önderliğini üstlenen Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden Will Steffen, hava ısısının ortalamada 1.5-2 derece artacağını öngören Paris İklim Anlaşması'nın tüm maddeleri yerine getirilse de Dünya'nın bir ‘seraya' dönüşme olasılığının bulunduğuna dikkat çekti. Steffen, "Dünya'nın hava ısısı, sadece insanoğlunun faaliyetleri sonucunda atmosfere atılan sera gazlarıyla belirlenmiyor. Bizim araştırmamız, 2 derecelik antropojenik (insan kökenli) ısınmanın sıklıkla ‘ters bağlantı' olarak adlandırılan farklı süreçleri başlatabileceğini öngörüyor. Bu süreçler, biz atmosfere sera gazlarını atmayı tamamen bıraksak bile ısınmayı hızlandırabilir" açıklamasında bulundu. Araştırmacılar, Arktik bölgedeki buzulların çözülmesi, okyanus tabanı metan hidratlarının dağılması, tropik ormanların ve kuzey yarımküredeki ormanların yok olması, ayrıca bu bölgedeki kar örtüsünün incelmesi gibi süreçlerin etkili olabileceğini vurguladı. Söz konusu süreçlerin Dünya'nın ‘stres eşiğinin' geçilmesi halinde geri dönülemez bir hal alacaklarını ileri süren uzmanlar, aynı zamanda iklim dengesi noktasının tam olarak nerde bulunacağı sorusuna henüz net yanıt vermeye hazır olmadıklarını ifade etti. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808081034651742-bilim-insanlarindan-dunya-bir-seraya-donusebilir-yorumu/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Denizkestanelerinin hücresel biyolojisinde gerçekleşen bu buluş, yalnızca deniz omurgasızları için önemli değil; çünkü bu bulgular, erkeklerde kısırlık tedavisine yardımcı olabilecek, insan doğurganlığıyla ilgili yeni gizleri de ortaya çıkarabilir.

Lillie, 1912 yılında bu biyokimyasal olayı ele aldığında, oositten salgılanan kimyasal bir uyarıcı yardımıyla sperm hücrelerinin yumurtaya doğru yaptığı hareket olan ve sperm kemotaksisi olarak adlandırılan olguyu ortaya atan ilk bilim insanı olmuştu.

Denizkestanelerinde, yıllar sonra peptit olduğu keşfedilen ve resact olarak adlandırılan bir kemoatraktan, yumurta tarafından salgılandığında suda yayılıyor ve bu yolla bir derişim farkı oluşturuyor.

Yakınlardaki erkek denizkestaneleri tarafından suya salgılanan spermler, bu derişim farkını hissedip arzuladıkları oosite ulaşmak amacıyla kimyasal derişimi yüksek olan yere doğru yüzerler.

Kaupp ve çalışma arkadaşları, bir önceki çalışmada, denizkestanesi sperminin dikkatini çekmek için gereken tek şeyin, milyarlarca su molekülü arasından sadece bir kemoatraktan molekülü  olduğunu keşfetmişler.
Denizkestanesi spermi ile resact peptiti etkileşim haline geçtiklerinde, bir kemoatraktan molekülü spermin kamçısında yer alan bir reseptöre bağlanıyor ve bu durum kalsiyum iyonlarının sperm hücrelerinin içerisine girmesine yol açan birçok sinyal sürecini uyarıyor.

Bu uyarım gerçekleştiğinde, kalsiyum tepkimeleri kamçının vuruşlarını değiştirerek, spermin kuyruğunu gemi dümeni gibi etkili bir şekilde yönlendiriyor ve hücreyi daha yüksek kemoatraktan derişimi olan bir yere çeviriyor.

Kaupp ve takımının yeni çalışmalarında saptadıkları SpSLC9C1 isimli molekül, bu kalsiyum değiş tokuşunu gerçekleştiriyor. Araştırmacılar bu molekülü, sodyum iyonlarının sperm hücrelerinin içine girmesine izin verirken, aynı zamanda protonların dışarı çıkmasını sağlamak için özgün bir yol kullanan bir tür “filogenetik sıçansı” şeklinde tanımlıyor.

SpSLC9C1 molekülünde bu fonksiyon, sperm hücresi içerisindeki bazlılık seviyesini düzenliyor; dolayısı ile kamçının faaliyetini de kontrol ediyor.

Kaynak: Popsci Türkiye

#biyoteknoloji #bilim #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetik
Denizkestanelerinin hücresel biyolojisinde gerçekleşen bu buluş, yalnızca deniz omurgasızları için önemli değil; çünkü bu bulgular, erkeklerde kısırlık tedavisine yardımcı olabilecek, insan doğurganlığıyla ilgili yeni gizleri de ortaya çıkarabilir. Lillie, 1912 yılında bu biyokimyasal olayı ele aldığında, oositten salgılanan kimyasal bir uyarıcı yardımıyla sperm hücrelerinin yumurtaya doğru yaptığı hareket olan ve sperm kemotaksisi olarak adlandırılan olguyu ortaya atan ilk bilim insanı olmuştu. Denizkestanelerinde, yıllar sonra peptit olduğu keşfedilen ve resact olarak adlandırılan bir kemoatraktan, yumurta tarafından salgılandığında suda yayılıyor ve bu yolla bir derişim farkı oluşturuyor. Yakınlardaki erkek denizkestaneleri tarafından suya salgılanan spermler, bu derişim farkını hissedip arzuladıkları oosite ulaşmak amacıyla kimyasal derişimi yüksek olan yere doğru yüzerler. Kaupp ve çalışma arkadaşları, bir önceki çalışmada, denizkestanesi sperminin dikkatini çekmek için gereken tek şeyin, milyarlarca su molekülü arasından sadece bir kemoatraktan molekülü olduğunu keşfetmişler. Denizkestanesi spermi ile resact peptiti etkileşim haline geçtiklerinde, bir kemoatraktan molekülü spermin kamçısında yer alan bir reseptöre bağlanıyor ve bu durum kalsiyum iyonlarının sperm hücrelerinin içerisine girmesine yol açan birçok sinyal sürecini uyarıyor. Bu uyarım gerçekleştiğinde, kalsiyum tepkimeleri kamçının vuruşlarını değiştirerek, spermin kuyruğunu gemi dümeni gibi etkili bir şekilde yönlendiriyor ve hücreyi daha yüksek kemoatraktan derişimi olan bir yere çeviriyor. Kaupp ve takımının yeni çalışmalarında saptadıkları SpSLC9C1 isimli molekül, bu kalsiyum değiş tokuşunu gerçekleştiriyor. Araştırmacılar bu molekülü, sodyum iyonlarının sperm hücrelerinin içine girmesine izin verirken, aynı zamanda protonların dışarı çıkmasını sağlamak için özgün bir yol kullanan bir tür “filogenetik sıçansı” şeklinde tanımlıyor. SpSLC9C1 molekülünde bu fonksiyon, sperm hücresi içerisindeki bazlılık seviyesini düzenliyor; dolayısı ile kamçının faaliyetini de kontrol ediyor. Kaynak: Popsci Türkiye #biyoteknoloji  #bilim  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetik 
Bilim insanları yıllar boyunca vücudumuzun kendi hücrelerimizin 10 katı kadar bakteri barındırdığını tahmin ediyordu, ancak son hesaplar daha farklı bir sonuç verdi.

İsrail ve Kanadalı araştırma ekibinin 2016'da yaptığı yeni hesaplara göre, vücudumuzda yaklaşık olarak kendi hücrelerimiz kadar bakteri bulunuyor.

Bakterilerin çoğu kalın bağırsakta yer alıyor. Emar taramalarında elde edilen bilgilere dayanarak ortalama bir insanın bağırsak hacmi hesaplanıyor.
Bir gram dışkıda 90 milyar bakteri bulunduğundan yola çıkarak vücuttaki toplam bakteri sayısının 38 trilyon civarında olduğu tespit ediliyor. Ortalama bir vücuttaki toplam insan hücresi sayısı ise 30 trilyon.

Haberin devamı Biomedya15'te!

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #araştırma #research #teknoloji #technology #tıp #medicine #biology #biyoloji #mikrobiyoloji #microbiology
Bilim insanları yıllar boyunca vücudumuzun kendi hücrelerimizin 10 katı kadar bakteri barındırdığını tahmin ediyordu, ancak son hesaplar daha farklı bir sonuç verdi. İsrail ve Kanadalı araştırma ekibinin 2016'da yaptığı yeni hesaplara göre, vücudumuzda yaklaşık olarak kendi hücrelerimiz kadar bakteri bulunuyor. Bakterilerin çoğu kalın bağırsakta yer alıyor. Emar taramalarında elde edilen bilgilere dayanarak ortalama bir insanın bağırsak hacmi hesaplanıyor. Bir gram dışkıda 90 milyar bakteri bulunduğundan yola çıkarak vücuttaki toplam bakteri sayısının 38 trilyon civarında olduğu tespit ediliyor. Ortalama bir vücuttaki toplam insan hücresi sayısı ise 30 trilyon. Haberin devamı Biomedya15'te! #biomedya15  #yasambilimlerigazetesi  #biomedya  #biotechnology  #biyoteknoloji  #laboratuvar  #araştırma  #research  #teknoloji  #technology  #tıp  #medicine  #biology  #biyoloji  #mikrobiyoloji  #microbiology 
Türk girişimcilerden "kişiye özel alçı"

Türk girişimcilerin 3D boyutlu yazıcılar için geliştirdiği Sterilize Edilebilir MG0 malzemesi, kırık-çıkık gibi ortopedik vakaların tedavisine inovasyon getirmeye hazırlanıyor.

Haberin devamını Biomedya15'te okuyabilirsiniz

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #laboratory #araştırma #research #teknoloji #technology #tıp #medicine #health #sağlık
Tip 2 Diyabetin tedavisi için “Hapta Ameliyat” yöntemi! "Hastaların kısa süreliğine midelerini dolduran yemekten önce alabilecekleri bu hapın, ameliyatın etkileriyle aynı etkiye sahip olduğunu düşünüyoruz.” Haberin devamı Biomedya 15'te!

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #laboratory #araştırma #research #teknoloji #technology #tıp #medicine #biology #biyoloji #diyabet #diabet #typ2diabetes #tip2diyabet #sağlık #health
Tip 2 Diyabetin tedavisi için “Hapta Ameliyat” yöntemi! "Hastaların kısa süreliğine midelerini dolduran yemekten önce alabilecekleri bu hapın, ameliyatın etkileriyle aynı etkiye sahip olduğunu düşünüyoruz.” Haberin devamı Biomedya 15'te! #biomedya15  #yasambilimlerigazetesi  #biomedya  #biotechnology  #biyoteknoloji  #laboratuvar  #laboratory  #araştırma  #research  #teknoloji  #technology  #tıp  #medicine  #biology  #biyoloji  #diyabet  #diabet  #typ2diabetes  #tip2diyabet  #sağlık  #health 
Dünya’da bilim ve teknolojide gerçekleşen ilerlemelerle birlikte eczacılık hizmetleri ve eczacının bu süreçteki rolünde bazı değişiklikler olmuştur.

Haberin devamı Biomedya 15'te!

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #laboratory #araştırma #research #teknoloji #technology #tıp #medicine #eczacılık #pharmacy
İlk defa Türkiye’den bir akademisyenin kazandığı Uluslararası Hematoloji/Onkoloji Ödülü 14 Haziranda Stockholm’de gerçekleştirilen ödül töreninde teslim edildi.

Haberin devamı Biomedya 15'te!

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #araştırma #research #turkey🇹🇷 #türkiye #bilim #science
ABD merkezli ilaç ve kişisel bakım ürünleri devi Johnson & Johnson, firmanın ürettiği talk pudrası nedeniyle kansere yakalandığını söyleyen 22 kadına 4,7 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi.

ki yıl önce ABD’de bir mahkeme, dünyanın en büyük kişisel bakım ve ilaç şirketlerinden birisi olan Johnson & Johnson’a ürettiği talk pudrasının, kadınlarda yumurtalık kanserine yol açtığı gerekçesiyle 55 milyon dolar tazminat cezası vermesi üzerine “Talk pudrası kansere neden olur mu?” sorusu gündeme gelmişti.

Haberin devamını Biomedya'nın 15. sayısında okuyabilirsiniz.

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #health #sağlık #laboratory #bilim #science
ABD merkezli ilaç ve kişisel bakım ürünleri devi Johnson & Johnson, firmanın ürettiği talk pudrası nedeniyle kansere yakalandığını söyleyen 22 kadına 4,7 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. ki yıl önce ABD’de bir mahkeme, dünyanın en büyük kişisel bakım ve ilaç şirketlerinden birisi olan Johnson & Johnson’a ürettiği talk pudrasının, kadınlarda yumurtalık kanserine yol açtığı gerekçesiyle 55 milyon dolar tazminat cezası vermesi üzerine “Talk pudrası kansere neden olur mu?” sorusu gündeme gelmişti. Haberin devamını Biomedya'nın 15. sayısında okuyabilirsiniz. #biomedya15  #yasambilimlerigazetesi  #biomedya  #biotechnology  #biyoteknoloji  #laboratuvar  #health  #sağlık  #laboratory  #bilim  #science 
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Onay tarafından geliştirilen yapılan bilimsel çalışmayla, yenidoğanlarda genetik hastalıkların tespiti için yapılan testin sonuçlanma süresi 30 günden 3 saatte indirildi. "Yerli ve milli test" için laboratuvar yerine sadece tarama testi cihazının takılacağı bilgisayara ihtiyaç duyuluyor.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Onay, üniversitede edindiği 100 bine yakın genetik test tecrübesiyle üniversitenin teknoparkında kurduğu şirkette yerli ve hızlı test kitleri üzerinde çalışmalar yürütüyor.

Haberin devamını Biomedya'nın 15. sayısında okuyabilirsiniz.

#biomedya15 #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #araştırma #research #teknoloji #technology #tıp #medicine #biology #biyoloji
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Onay tarafından geliştirilen yapılan bilimsel çalışmayla, yenidoğanlarda genetik hastalıkların tespiti için yapılan testin sonuçlanma süresi 30 günden 3 saatte indirildi. "Yerli ve milli test" için laboratuvar yerine sadece tarama testi cihazının takılacağı bilgisayara ihtiyaç duyuluyor. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Onay, üniversitede edindiği 100 bine yakın genetik test tecrübesiyle üniversitenin teknoparkında kurduğu şirkette yerli ve hızlı test kitleri üzerinde çalışmalar yürütüyor. Haberin devamını Biomedya'nın 15. sayısında okuyabilirsiniz. #biomedya15  #yasambilimlerigazetesi  #biomedya  #biotechnology  #biyoteknoloji  #laboratuvar  #araştırma  #research  #teknoloji  #technology  #tıp  #medicine  #biology  #biyoloji 
Araştırmacılar, üç boyutlu biyoyazıcı kullanarak daha yüksek çözünürlüklü ve daha kaliteli kalp kası dokuları üretilebileceğini söylüyor.

Carnegie Mellon Üniversitesi’nde çalışan araştırmacıların geliştirdiği açık kaynak “LVE 3-D” tasarımı sayesinde, standart bir masa üstü 3D yazıcıyı 500 Dolar’dan az bir maliyetle modifiye ederek kendi üç boyutlu biyoyazıcınızı yapabilirsiniz. Üniversite konuyla ilgili detaylı eğitici videolar da yayınladı.

Araştırmacılar, üç boyutlu biyoyazıcı kullanarak daha yüksek çözünürlüklü ve daha kaliteli kalp kası dokuları üretilebileceğini söylüyor.

Haberin devamını sitemizden okuyabilirsiniz.  #yasambilimlerigazetesi #biomedya #biotechnology #biyoteknoloji #laboratuvar #araştırma #research #teknoloji #technology #tıp #medicine #biology #biyoloji
Araştırmacılar, üç boyutlu biyoyazıcı kullanarak daha yüksek çözünürlüklü ve daha kaliteli kalp kası dokuları üretilebileceğini söylüyor. Carnegie Mellon Üniversitesi’nde çalışan araştırmacıların geliştirdiği açık kaynak “LVE 3-D” tasarımı sayesinde, standart bir masa üstü 3D yazıcıyı 500 Dolar’dan az bir maliyetle modifiye ederek kendi üç boyutlu biyoyazıcınızı yapabilirsiniz. Üniversite konuyla ilgili detaylı eğitici videolar da yayınladı. Araştırmacılar, üç boyutlu biyoyazıcı kullanarak daha yüksek çözünürlüklü ve daha kaliteli kalp kası dokuları üretilebileceğini söylüyor. Haberin devamını sitemizden okuyabilirsiniz. #yasambilimlerigazetesi  #biomedya  #biotechnology  #biyoteknoloji  #laboratuvar  #araştırma  #research  #teknoloji  #technology  #tıp  #medicine  #biology  #biyoloji 
TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nden (TUG), gökyüzü şölenine ilişkin yapılan açıklamada, halk arasında 'yıldız kayması' diye bilinen olayın, aslında göktaşlarının son derece yüksek hızlarla Dünya atmosferine girerek sürtünme sonucu yanmasıyla oluştuğuna dikkat çekildi.Yıldızlarla ilgisi olmadığı belirtilen bu meteorların, çoğunluğu kum tanesinden daha küçük boyutlu kaya parçaları ve kozmik moloz olduğu, çoğunun Dünya yüzeyine hiç ulaşamadığı, ulaşabilenlerin de 'meteorit' adıyla anıldığı kaydedildi. 
TUG uzmanları, meteor yağmurlarının en etkileyici olanlarının Perseid ve Leonid meteor yağmurları olduğuna dikkati çekti. Gökbilimciler, Perseid meteor yağmurunun ağustos, Leonid meteor yağmurunun ise kasım ayında görüldüğünü söyledi. Ağustos ayında gözlenen Perseid meteor yağmurunun, 109P/Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının artıklarının Dünya atmosferine sürtünerek yanmasıyla oluştuğuna işaret edildi.

Göktaşı yağmuru 12-13 Ağustos'ta gece yarısından sonra maksimuma ulaşacaktır. Şehir ışıklarından uzak bir yerde gece boyunca saatte 60 kadar meteor görmek mümkün. 
TUG uzmanları, 20-21 Ekim tarihlerinde Orionid (Avcı) göktaşı yağmuru yaşanacağını, saatte 20 civarında, 17-18 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek Leonid (Aslan) göktaşı yağmurunda ise saatte 15 civarında göktaşı izlenebileceğini kaydetti. Uzmanlar, 2018'in en son gök olayının 13-14 Aralık tarihlerinde Geminid (İkizler) göktaşı yağmuru olacağını, saatte 120 kadar meteor görülebileceğini aktardı.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808091034676517-yil-en-etkiyeyici-meteo-yagmur-sayili-gunler-kaldi/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #meteor #yağmur #meteoryağmuru #biotechnology #science #research #genetic #rain #meteorshower #perseid
TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nden (TUG), gökyüzü şölenine ilişkin yapılan açıklamada, halk arasında 'yıldız kayması' diye bilinen olayın, aslında göktaşlarının son derece yüksek hızlarla Dünya atmosferine girerek sürtünme sonucu yanmasıyla oluştuğuna dikkat çekildi.Yıldızlarla ilgisi olmadığı belirtilen bu meteorların, çoğunluğu kum tanesinden daha küçük boyutlu kaya parçaları ve kozmik moloz olduğu, çoğunun Dünya yüzeyine hiç ulaşamadığı, ulaşabilenlerin de 'meteorit' adıyla anıldığı kaydedildi. TUG uzmanları, meteor yağmurlarının en etkileyici olanlarının Perseid ve Leonid meteor yağmurları olduğuna dikkati çekti. Gökbilimciler, Perseid meteor yağmurunun ağustos, Leonid meteor yağmurunun ise kasım ayında görüldüğünü söyledi. Ağustos ayında gözlenen Perseid meteor yağmurunun, 109P/Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının artıklarının Dünya atmosferine sürtünerek yanmasıyla oluştuğuna işaret edildi. Göktaşı yağmuru 12-13 Ağustos'ta gece yarısından sonra maksimuma ulaşacaktır. Şehir ışıklarından uzak bir yerde gece boyunca saatte 60 kadar meteor görmek mümkün. TUG uzmanları, 20-21 Ekim tarihlerinde Orionid (Avcı) göktaşı yağmuru yaşanacağını, saatte 20 civarında, 17-18 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek Leonid (Aslan) göktaşı yağmurunda ise saatte 15 civarında göktaşı izlenebileceğini kaydetti. Uzmanlar, 2018'in en son gök olayının 13-14 Aralık tarihlerinde Geminid (İkizler) göktaşı yağmuru olacağını, saatte 120 kadar meteor görülebileceğini aktardı. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808091034676517-yil-en-etkiyeyici-meteo-yagmur-sayili-gunler-kaldi/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #meteor  #yağmur  #meteoryağmuru  #biotechnology  #science  #research  #genetic  #rain  #meteorshower  #perseid 
“Vitamin hapları etkisiz olmanın ötesinde, zararlı”

Toplamda 2,4 milyar Dolar maliyetli araştırmalar yapan ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü, vitamin ve takviyelerin pek işe yaramadığını ve hatta zararlı olduğunu ortaya koydu. Pieter A. Cohen, Amerikan Tıp Derneği Dergisi‘nde yazdığı makalede şu ifadelere yer veriyor; “Son 20 yıldır gıda takviyelerini inceleyen araştırmalar, takviyelerin sağlığa potansiyel faydalarıyla ilgili hayal kırıklığı yaratan sonuçlar ortaya koydu. Üstelik sağlığa zararlı olduklarına dair kanıtlar da artış gösterdi.” Cohen’in bahsettiği çalışmalar arasında, bir zamanlar kalp dostu olarak tanıtılan E vitamininin aslında kalp yetmezliği ve prostat kanseri riskini artırdığını gösteren klinik çalışmalar yer alıyor.
Ayrıntılar linkte... #vitamin  #saglık  #multivitamin  #labmedya #laboratuvar #labmagazine #labmedyahaberler #labmedyaheryerde #laboratuvargazetesi #bilim #araştırma#bilimdergisi #sagliklibeslenme #saglikliyasam #sağlık #teknoloji #biyoloji #biyoteknoloji #yapayzeka #çevre #enerji #kimya #gıda #gıdamühendisliği #genetik#genetikmühendisi
“Vitamin hapları etkisiz olmanın ötesinde, zararlı” Toplamda 2,4 milyar Dolar maliyetli araştırmalar yapan ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü, vitamin ve takviyelerin pek işe yaramadığını ve hatta zararlı olduğunu ortaya koydu. Pieter A. Cohen, Amerikan Tıp Derneği Dergisi‘nde yazdığı makalede şu ifadelere yer veriyor; “Son 20 yıldır gıda takviyelerini inceleyen araştırmalar, takviyelerin sağlığa potansiyel faydalarıyla ilgili hayal kırıklığı yaratan sonuçlar ortaya koydu. Üstelik sağlığa zararlı olduklarına dair kanıtlar da artış gösterdi.” Cohen’in bahsettiği çalışmalar arasında, bir zamanlar kalp dostu olarak tanıtılan E vitamininin aslında kalp yetmezliği ve prostat kanseri riskini artırdığını gösteren klinik çalışmalar yer alıyor. Ayrıntılar linkte... #vitamin  #saglık  #multivitamin  #labmedya  #laboratuvar  #labmagazine  #labmedyahaberler  #labmedyaheryerde  #laboratuvargazetesi  #bilim  #araştırma #bilimdergisi  #sagliklibeslenme  #saglikliyasam  #sağlık  #teknoloji  #biyoloji  #biyoteknoloji  #yapayzeka  #çevre  #enerji  #kimya  #gıda  #gıdamühendisliği  #genetik #genetikmühendisi 
İEÜ Mühendislik Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü öğrencilerinin laboratuvar çalışmaları 👩‍🔬 #biyomedikalmühendisliği #biyomedikal #biyoteknoloji #biyoloji #mikrobiyoloji #tesla #tercihzamanı #tercihdönemi #muhendis #muhendis #muhendislikfakultesi #öğrenciuygulamaları #yks #yks18 #yks2018 #ieu #izmirekonomiüniversitesi @ieumuhendislik
Hareket sensörlü kameralar tarafından otomatik olarak toplanan fotoğraflar daha sonra derin sinir ağları tarafından otomatik olarak tanımlanabilir.

Bu teknolojiyle birçok ekoloji, yaban hayatı biyolojisi, zooloji, koruma biyolojisi ve hayvan davranışının 'büyük veri' bilimlerine dönüşümünü hızlandırabilen vahşi yaşam verileri doğru, göze batmayan ve ucuz bir şekilde toplanabilir.

Söz konusu teknoloji hem vahşi yaşamı hem de kıymetli ekosistemleri inceleme ve koruma yeteneğini önemli ölçüde artıracaktır. ‘Derin sinir ağları, hayvan beyinlerinin dünyayı nasıl gördükleri ve anladıklarından ilham alan hesaplamalı zekalardır.’ Bu çalışma için gerekli veriler www. zooniverse.org platformundaki bir proje olan Snapshot Serengeti'den elde edildi. Bu projede Tanzanya'da aslan, leopar, çita ve fil gibi doğal ortamlarında yaşayan milyonlarca hayvan görüntüsünü toplayan çok sayıda kamera kapanı (hareket sensörü kameralar) kullanıldı.

Kameralar ile elde edilen fotoğraflar metin ve sayılara dönüştürüldüğünde proje için anlamlı hale gelmekte. Bu şekilde birkaç yıl boyunca 50.000’den fazla gönüllü tarafından üretilen 3,2 milyon görsel kullanıldı.

İlerleyen yıllarda bilim insanları gönüllülerin işini kolaylaştırmak için yapay zekanın kullanılıp kullanılamayacağını denemek 
istiyor. Şüphesiz ki gönüllüler şimdiye kadar olağanüstü çalışmalar yaptılar, ancak daha büyük miktarlarda veriyi işlemek için sürecin hızlandırılması gerekiyor. 
Derin öğrenme algoritması inanılmaz ve beklentilerin çok üstünde olduğuna inanan bilim insanları bu yüzden yapay zekanın yaban ekolojisi için rol değiştirici bir model olacağını düşünmekte. 
Kaynak:https://www.sciencedaily.com/releases/2018/06/180605124148.htm

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #vahşidoğa #biotechnology #science #research #genetic #wildnature
Hareket sensörlü kameralar tarafından otomatik olarak toplanan fotoğraflar daha sonra derin sinir ağları tarafından otomatik olarak tanımlanabilir. Bu teknolojiyle birçok ekoloji, yaban hayatı biyolojisi, zooloji, koruma biyolojisi ve hayvan davranışının 'büyük veri' bilimlerine dönüşümünü hızlandırabilen vahşi yaşam verileri doğru, göze batmayan ve ucuz bir şekilde toplanabilir. Söz konusu teknoloji hem vahşi yaşamı hem de kıymetli ekosistemleri inceleme ve koruma yeteneğini önemli ölçüde artıracaktır. ‘Derin sinir ağları, hayvan beyinlerinin dünyayı nasıl gördükleri ve anladıklarından ilham alan hesaplamalı zekalardır.’ Bu çalışma için gerekli veriler www. zooniverse.org platformundaki bir proje olan Snapshot Serengeti'den elde edildi. Bu projede Tanzanya'da aslan, leopar, çita ve fil gibi doğal ortamlarında yaşayan milyonlarca hayvan görüntüsünü toplayan çok sayıda kamera kapanı (hareket sensörü kameralar) kullanıldı. Kameralar ile elde edilen fotoğraflar metin ve sayılara dönüştürüldüğünde proje için anlamlı hale gelmekte. Bu şekilde birkaç yıl boyunca 50.000’den fazla gönüllü tarafından üretilen 3,2 milyon görsel kullanıldı. İlerleyen yıllarda bilim insanları gönüllülerin işini kolaylaştırmak için yapay zekanın kullanılıp kullanılamayacağını denemek istiyor. Şüphesiz ki gönüllüler şimdiye kadar olağanüstü çalışmalar yaptılar, ancak daha büyük miktarlarda veriyi işlemek için sürecin hızlandırılması gerekiyor. Derin öğrenme algoritması inanılmaz ve beklentilerin çok üstünde olduğuna inanan bilim insanları bu yüzden yapay zekanın yaban ekolojisi için rol değiştirici bir model olacağını düşünmekte. Kaynak:https://www.sciencedaily.com/releases/2018/06/180605124148.htm #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #vahşidoğa  #biotechnology  #science  #research  #genetic  #wildnature 
Veee Lehninger gider T.A. Brown gelir.🙋🏻‍♀️
Kısa bir süreliğine biyokimyaya ara veriyorum.Planladığım konuları bitiriyordum ki Aminoasit Biyosentezi beni tekrar düşündürdü.😬Tüm aminoasitlerin teker teker sentez yolları var,üstüne nükleik asit metabolizması da bu bölüm içerisinde.👌🏻Sayfaları çevirirken gözüm şenlendi doğrudur,ama ben bunları henüz almayayım Lehninger.😂-Evet kitaplarımla konuşurum arada-
Bende tüm yaz elimin gitmediği inanılmaz sıkıcı biyoteknoloji kitabına başladım.😕Biraz bununla oyalanır,haftaya da sayısal genetik ve bitkiye başlarım.
Güncelleme gelirse haber ederim.😘
Veee Lehninger gider T.A. Brown gelir.🙋🏻‍♀️ Kısa bir süreliğine biyokimyaya ara veriyorum.Planladığım konuları bitiriyordum ki Aminoasit Biyosentezi beni tekrar düşündürdü.😬Tüm aminoasitlerin teker teker sentez yolları var,üstüne nükleik asit metabolizması da bu bölüm içerisinde.👌🏻Sayfaları çevirirken gözüm şenlendi doğrudur,ama ben bunları henüz almayayım Lehninger.😂-Evet kitaplarımla konuşurum arada- Bende tüm yaz elimin gitmediği inanılmaz sıkıcı biyoteknoloji kitabına başladım.😕Biraz bununla oyalanır,haftaya da sayısal genetik ve bitkiye başlarım. Güncelleme gelirse haber ederim.😘
ABD'nin Havacılık ve Uzay Kurumu NASA'nın Kuzey Kutup Dairesi (Arktik) Kutupaltı Kırılganlık Deneyi, küresel ısınmayla ilgili uyarı niteliğinde verilerle sonuçlandı.

Buna göre Alaska eyaletinin kuzeyindeki North Slope bölgesi tundra ekosisteminde, buzun bitki örtüsünü hapsetme süresi 40 yıl öncesine göre yüzde 13 azaldı.

Bu durumun bölgedeki karbon döngüsünü hızlandırdığı, karbon çevrimlerinin hızının Arktik normallerinden çıkarak Kuzey Amerika'daki kutupaltı ormanlarına benzer hale geldiği belirtildi.

Arktik karbon döngüsü, donmuş toprakların çözülmesiyle atmosfere salınan karbondioksit ile bitkilerin atmosferden çekerek temizlediği karbondioksit miktarı arasındaki hassas dengeye dayanıyor.

Çevrim hızının kutupaltı seviyelere çıkmasıyla bitki oluşumunun donmuş toprakların çözülmesiyle açığa çıkan mikropların organik maddeyi parçalamasıyla oluşan yoğun karbon salımını dengeleyemeyeceğinden endişe ediliyor.

Araştırmanın sonuçları 'Science Advances' dergisinde yayımlandı.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/cevre/201808061034633055-arktik-karbon-dongusu-hizlaniyor/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
ABD'nin Havacılık ve Uzay Kurumu NASA'nın Kuzey Kutup Dairesi (Arktik) Kutupaltı Kırılganlık Deneyi, küresel ısınmayla ilgili uyarı niteliğinde verilerle sonuçlandı. Buna göre Alaska eyaletinin kuzeyindeki North Slope bölgesi tundra ekosisteminde, buzun bitki örtüsünü hapsetme süresi 40 yıl öncesine göre yüzde 13 azaldı. Bu durumun bölgedeki karbon döngüsünü hızlandırdığı, karbon çevrimlerinin hızının Arktik normallerinden çıkarak Kuzey Amerika'daki kutupaltı ormanlarına benzer hale geldiği belirtildi. Arktik karbon döngüsü, donmuş toprakların çözülmesiyle atmosfere salınan karbondioksit ile bitkilerin atmosferden çekerek temizlediği karbondioksit miktarı arasındaki hassas dengeye dayanıyor. Çevrim hızının kutupaltı seviyelere çıkmasıyla bitki oluşumunun donmuş toprakların çözülmesiyle açığa çıkan mikropların organik maddeyi parçalamasıyla oluşan yoğun karbon salımını dengeleyemeyeceğinden endişe ediliyor. Araştırmanın sonuçları 'Science Advances' dergisinde yayımlandı. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/cevre/201808061034633055-arktik-karbon-dongusu-hizlaniyor/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
EL KURUTMA MAKİNELERİ BAKTERİ SAÇIYOR!

Connecticut Üniversitesi Tıp Fakültesi, özellikle sıcak hava üfleyen el kurutma makinelerine odaklanan bir deney yaptı. Deney, havadaki partikülleri havadan arındırabilen Hepa filtrelerinin mikrop yayma konusunda az da olsa fark yaratabildiğini gösteriyor. Araştırmacılar bu filtrelerin etkisini test etmek için bir binanın içindeki bütün tuvaletlere petri kapları yerleştirdi. Her petri kabı 2 dakika boyunca tuvaletteki kurutma makinesiyle (makineler kapalı haldeyken) aynı ortamda tutulduktan sonra her bir petri kabının ortalama birden az bakteri kolonisi biriktirmiş olduğu görüldü. Ancak makineler 30 saniyeliğine açıldıktan sonra her bir kapta ortalama 18-60 bulaşıcı bakteri kolonisi oluştuğu kaydedildi.
Araştırma, potansiyel çözümlerden birinin Hepa filtreleri olabileceğine işaret ediyor ancak bu da sorunu tamamen ortadan kaldırmıyor.
#labmedya #laboratuvar #labmagazine#labmedyahaberler #labmedyaheryerde#laboratuvargazetesi #bilim #araştırma#bilimdergisi #sağlıklıbeslenme #saglikliyasam#sağlık #teknoloji #biyoloji #biyoteknoloji#yapayzeka #çevre #enerji #kimya #fizik#yenilenebilirenerji #uzay #dünya #arkeoloji#jeoloji #gıda #gıdamühendisliği #genetik#genetikmühendisi
EL KURUTMA MAKİNELERİ BAKTERİ SAÇIYOR! Connecticut Üniversitesi Tıp Fakültesi, özellikle sıcak hava üfleyen el kurutma makinelerine odaklanan bir deney yaptı. Deney, havadaki partikülleri havadan arındırabilen Hepa filtrelerinin mikrop yayma konusunda az da olsa fark yaratabildiğini gösteriyor. Araştırmacılar bu filtrelerin etkisini test etmek için bir binanın içindeki bütün tuvaletlere petri kapları yerleştirdi. Her petri kabı 2 dakika boyunca tuvaletteki kurutma makinesiyle (makineler kapalı haldeyken) aynı ortamda tutulduktan sonra her bir petri kabının ortalama birden az bakteri kolonisi biriktirmiş olduğu görüldü. Ancak makineler 30 saniyeliğine açıldıktan sonra her bir kapta ortalama 18-60 bulaşıcı bakteri kolonisi oluştuğu kaydedildi. Araştırma, potansiyel çözümlerden birinin Hepa filtreleri olabileceğine işaret ediyor ancak bu da sorunu tamamen ortadan kaldırmıyor. #labmedya  #laboratuvar  #labmagazine #labmedyahaberler  #labmedyaheryerde #laboratuvargazetesi  #bilim  #araştırma #bilimdergisi  #sağlıklıbeslenme  #saglikliyasam #sağlık  #teknoloji  #biyoloji  #biyoteknoloji #yapayzeka  #çevre  #enerji  #kimya  #fizik #yenilenebilirenerji  #uzay  #dünya  #arkeoloji #jeoloji  #gıda  #gıdamühendisliği  #genetik #genetikmühendisi 
Araştırmada, Kepler Teleskobu'nun geçiş halindeki öte-gezegenleri inceleyen, yani varlığı yörüngesinde döndüğü yıldızın önüne geçtiğinde, yıldızın parlaklığında görülen azalmayla tespit edilen gök cisimlerini kayda alan "K2" misyonunun gözlemleri kullanıldı.

Söz konusu parlaklık azalışları başka astrofizik olaylar sonucu da gerçekleşebileceğinden gözlemler, ABD'nin Arizona eyaletindeki Kitt Peak Gözlemevi ile Teksas eyaletindeki McDonald Gözlemevi'ndeki yer teleskoplarınca doğrulandı.

Yeni keşfedilen gezegenlerden çoğununun Dünya büyüklüğünde ve daha küçük gezegenlerden oluştuğu, yörüngesinde döndükleri yıldızın etrafındaki hareketi 24 saat kadar kısa sürede tamamladıkları kaydedildi.

Tokyo Üniversitesinden doktora öğrencisi John Livingstone'un öncülük ettiği araştırmada ayrıca 27 yeni öte-gezegen adayı gök cismi keşfedildi.

Kaynak:www.ntv.com.tr/amp/teknoloji/44-yeni-ote-gezegen-kesfedildi,qf3_2YY5kUupuVrr4Y1GOA

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Araştırmada, Kepler Teleskobu'nun geçiş halindeki öte-gezegenleri inceleyen, yani varlığı yörüngesinde döndüğü yıldızın önüne geçtiğinde, yıldızın parlaklığında görülen azalmayla tespit edilen gök cisimlerini kayda alan "K2" misyonunun gözlemleri kullanıldı. Söz konusu parlaklık azalışları başka astrofizik olaylar sonucu da gerçekleşebileceğinden gözlemler, ABD'nin Arizona eyaletindeki Kitt Peak Gözlemevi ile Teksas eyaletindeki McDonald Gözlemevi'ndeki yer teleskoplarınca doğrulandı. Yeni keşfedilen gezegenlerden çoğununun Dünya büyüklüğünde ve daha küçük gezegenlerden oluştuğu, yörüngesinde döndükleri yıldızın etrafındaki hareketi 24 saat kadar kısa sürede tamamladıkları kaydedildi. Tokyo Üniversitesinden doktora öğrencisi John Livingstone'un öncülük ettiği araştırmada ayrıca 27 yeni öte-gezegen adayı gök cismi keşfedildi. Kaynak:www.ntv.com.tr/amp/teknoloji/44-yeni-ote-gezegen-kesfedildi,qf3_2YY5kUupuVrr4Y1GOA #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Gümüşhane Üniversitesi Şiran Mustafa Beyaz Meslek Yüksekokulu öğretim üyesi Doç. Dr. Kurt, bir süredir sürdürdükleri saha araştırmaları sonucu yeni örümcek türü keşfettiklerini duyurdu.

Kurt, dünyada ilk kez Kilis'te görülen yeni çoban örümceği türünün, Kilis'in Akçağıl köyü yakınlarında yapılan arazi çalışmalarında toplanan örneklerin değerlendirilmesi sonucu tespit edildiğini kaydetti.

Kurt, "Yeni bir takson olduğu anlaşılan türe, örnekleri toplayan Doç. Dr. Ersen Aydın Yağmur'un ismine atfen ‘Microliobunum erseni Kurt, 2018' ismi verildi. Yapılan çalışma SCI-Expanded kapsamındaki Turkısh Journal of Zoology isimli bir dergide yayımlandı.

Microliobunum cinsine ait olan bu tür, ilk defa tanımlaması ve isimlendirilmesi yapılarak dünya literatürüne kazandırıldı" dedi.

Gümüşhane Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek ise bu keşfin kendilerini memnun ettiğini belirterek, şunları söyledi:
"Ülkemiz çok büyük bir canlı ekosistemine sahiptir. Halen keşfedilmemiş türleri içerisinde bulunduran ülkemiz; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında bulunması, olağanüstü zengin topoğrafik ve iklim çeşitliliğine sahip olması, üç kıtanın tarihi göç yolları üzerinde yer aldığı için değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması gibi sebeplerle oldukça zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Türkiye tür çeşitliliği açısından da dünyanın sayılı ülkelerinden birisidir. Ülkemizde 30.000 kadar omurgasız hayvan türünün yaşadığı tespit edilmiştir. Şiran Mustafa Beyaz Meslek Yüksekokulu öğretim üyesi Doç. Dr. Kemal Kurt hocamız tarafından yapılan araştırma sonucunda bulunan ‘Microliobunum erseni Kurt, 2018' isimli tür hem bilim dünyası hem de bizler için büyük bir heyecan oldu. Bu nedenle de türe ait örnekleri toplayan Doç. Dr. Ersen Aydın Yağmur ve türün keşfini gerçekleştiren Doç. Dr. Kemal Kurt'u bu keşiflerinden ötürü tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034629911-turkiye-yeni-turu-kesf-edildi/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Gümüşhane Üniversitesi Şiran Mustafa Beyaz Meslek Yüksekokulu öğretim üyesi Doç. Dr. Kurt, bir süredir sürdürdükleri saha araştırmaları sonucu yeni örümcek türü keşfettiklerini duyurdu. Kurt, dünyada ilk kez Kilis'te görülen yeni çoban örümceği türünün, Kilis'in Akçağıl köyü yakınlarında yapılan arazi çalışmalarında toplanan örneklerin değerlendirilmesi sonucu tespit edildiğini kaydetti. Kurt, "Yeni bir takson olduğu anlaşılan türe, örnekleri toplayan Doç. Dr. Ersen Aydın Yağmur'un ismine atfen ‘Microliobunum erseni Kurt, 2018' ismi verildi. Yapılan çalışma SCI-Expanded kapsamındaki Turkısh Journal of Zoology isimli bir dergide yayımlandı. Microliobunum cinsine ait olan bu tür, ilk defa tanımlaması ve isimlendirilmesi yapılarak dünya literatürüne kazandırıldı" dedi. Gümüşhane Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek ise bu keşfin kendilerini memnun ettiğini belirterek, şunları söyledi: "Ülkemiz çok büyük bir canlı ekosistemine sahiptir. Halen keşfedilmemiş türleri içerisinde bulunduran ülkemiz; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında bulunması, olağanüstü zengin topoğrafik ve iklim çeşitliliğine sahip olması, üç kıtanın tarihi göç yolları üzerinde yer aldığı için değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması gibi sebeplerle oldukça zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Türkiye tür çeşitliliği açısından da dünyanın sayılı ülkelerinden birisidir. Ülkemizde 30.000 kadar omurgasız hayvan türünün yaşadığı tespit edilmiştir. Şiran Mustafa Beyaz Meslek Yüksekokulu öğretim üyesi Doç. Dr. Kemal Kurt hocamız tarafından yapılan araştırma sonucunda bulunan ‘Microliobunum erseni Kurt, 2018' isimli tür hem bilim dünyası hem de bizler için büyük bir heyecan oldu. Bu nedenle de türe ait örnekleri toplayan Doç. Dr. Ersen Aydın Yağmur ve türün keşfini gerçekleştiren Doç. Dr. Kemal Kurt'u bu keşiflerinden ötürü tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034629911-turkiye-yeni-turu-kesf-edildi/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Emisyon yazılımı skandalı ile gündeme gelen ve ABD’ye 4,3 milyar dolar ödemeye mahkum edilen VW Group, skandalın ardından 2025 yılına kadar tamamen elektrikli 23 model otomobil piyasaya süreceğini açıklamıştı. Daha sürdürülebilir ve çevreyle dost bir enerji ile araçlarını yollarda göstermek isteyen Alman araç üreticisi bu talebi pek de karşılayabilmiş gibi görünmüyor.

Zira, VW Group aralarında Porsche, Audi ve VW elektrikli ve hibrit araç modellerinin olduğu yaklaşık 124 bin aracı zehirli ağır metal olarak kabul edilen kadmiyum kullandığı gerekçesi ile geri çağırdı. Kadmiyum, şarj cihazlarında tespit edildi.  VW, 20 Temmuz’da yetkililere, Avrupa kullanım ömrü sona eren araç mevzuatıyla olası bir uyumsuzluğun olabileceğini bildirerek, araçların daha sonra imha edilmesini sağlayacağını bildirdi.

VW şarj cihazı başına sadece 0.008 gram kadmiyum tespit ettiklerini bildirdi. VW Group, durumu fark etmesinin ardından şarj cihazı tedarikçisini değiştirip ve üretime devam etti. Ancak üretilen araçların tedarikçi firma çalışanlarının ve tüketicilerin kadmiyumdan etkilenip etkilenmediğine dair net bir açıklama yok. Kadmiyum sızmasının 2013 ile Haziran 2018 arasında üretilen araçları kapsadığı belirtiliyor.

Görünün o ki, VW Group’u yakın gelecekte yine zor günler bekliyor. 2017 yılında  yaklaşık 8 yıllık bir aradan sonra Jochen Sengpiehl şirketin CMO koltuğuna geri getirilmesi ise VW’nin imajını düzeltecek kadar güçlü bir hamle olmadı. Zira, üründeki hatanın markaya verdiği zarar, pazarlama çalışmaları ya da yeni bir marka imajı ile düzeltilebilecek gibi görünmüyor.

Sengpiehl, araç üreticisinin ‘Alman görüntüsü’ imajını logo da dahil olmak üzere değiştirmek istediklerini ve bu yönde çalıştıklarını açıklamıştı. Şirket, elektrikli araçlar yoluyla tüketicisiyle yeni bir bağ kurmak istiyordu.  Sengpiehl’in “Tüketicilerin bizimle birlikte eğlenmesini istiyoruz. Bu nedenle daha renkli olmaya ihtiyacımız var.” öz eleştirisi ise markadaki “baskın Alman karakterinin” bir özetiydi.

Kaynak: webrazzi.com

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Emisyon yazılımı skandalı ile gündeme gelen ve ABD’ye 4,3 milyar dolar ödemeye mahkum edilen VW Group, skandalın ardından 2025 yılına kadar tamamen elektrikli 23 model otomobil piyasaya süreceğini açıklamıştı. Daha sürdürülebilir ve çevreyle dost bir enerji ile araçlarını yollarda göstermek isteyen Alman araç üreticisi bu talebi pek de karşılayabilmiş gibi görünmüyor. Zira, VW Group aralarında Porsche, Audi ve VW elektrikli ve hibrit araç modellerinin olduğu yaklaşık 124 bin aracı zehirli ağır metal olarak kabul edilen kadmiyum kullandığı gerekçesi ile geri çağırdı. Kadmiyum, şarj cihazlarında tespit edildi. VW, 20 Temmuz’da yetkililere, Avrupa kullanım ömrü sona eren araç mevzuatıyla olası bir uyumsuzluğun olabileceğini bildirerek, araçların daha sonra imha edilmesini sağlayacağını bildirdi. VW şarj cihazı başına sadece 0.008 gram kadmiyum tespit ettiklerini bildirdi. VW Group, durumu fark etmesinin ardından şarj cihazı tedarikçisini değiştirip ve üretime devam etti. Ancak üretilen araçların tedarikçi firma çalışanlarının ve tüketicilerin kadmiyumdan etkilenip etkilenmediğine dair net bir açıklama yok. Kadmiyum sızmasının 2013 ile Haziran 2018 arasında üretilen araçları kapsadığı belirtiliyor. Görünün o ki, VW Group’u yakın gelecekte yine zor günler bekliyor. 2017 yılında yaklaşık 8 yıllık bir aradan sonra Jochen Sengpiehl şirketin CMO koltuğuna geri getirilmesi ise VW’nin imajını düzeltecek kadar güçlü bir hamle olmadı. Zira, üründeki hatanın markaya verdiği zarar, pazarlama çalışmaları ya da yeni bir marka imajı ile düzeltilebilecek gibi görünmüyor. Sengpiehl, araç üreticisinin ‘Alman görüntüsü’ imajını logo da dahil olmak üzere değiştirmek istediklerini ve bu yönde çalıştıklarını açıklamıştı. Şirket, elektrikli araçlar yoluyla tüketicisiyle yeni bir bağ kurmak istiyordu. Sengpiehl’in “Tüketicilerin bizimle birlikte eğlenmesini istiyoruz. Bu nedenle daha renkli olmaya ihtiyacımız var.” öz eleştirisi ise markadaki “baskın Alman karakterinin” bir özetiydi. Kaynak: webrazzi.com #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Avustralyalı bilim insanları, kanser hücrelerini durdurmaya yarayan yeni bir madde geliştirdi. Nature dergisinde yayınlanan makalede uzmanlar, geliştirdikleri maddenin kanser hücrelerinin gelişiminde önemli rol oynayan KAT6A ve KAT6B proteinlerini etkilediğini belirtti.

Laboratuvarda madde ile kanserli fareler üzerinde yapılan testlerde söz konusu madde ile bu proteinler etkisiz hale getirildi ve farelerin ömürlerinin 4 kata kadar uzadığı gözlendi. Madde sağlıklı DNA'ya zarar vermeden ayrıca kanser hücrelerinin üretimi ve yayılmasını önledi.

Bilim insanlarına göre, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapi ve radyasyon tedavisi gibi yöntemler kanser hücrelerini ortadan kaldırırken, sağlığa ciddi zarar veriyor. Nitekim hastaların saçları dökülüyor, bağışıklıkları düşüyor ve doğurganlıkları zarar görüyor. Ancak yeni madde kanser hücrelerinin diğer hücreler arasına girmesini önlüyor. Hücreler ölmese de diğer hücrelerle bir araya gelemediğinden çoğalamıyor. Diğer bir deyişle kanserli hücre ‘sonsuz bir uykuya yatırılıyor.' Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034632288-bilim-insanlari-kanser-hucrelerini-sonsuz-bir-uykuya-yatiriyor/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Avustralyalı bilim insanları, kanser hücrelerini durdurmaya yarayan yeni bir madde geliştirdi. Nature dergisinde yayınlanan makalede uzmanlar, geliştirdikleri maddenin kanser hücrelerinin gelişiminde önemli rol oynayan KAT6A ve KAT6B proteinlerini etkilediğini belirtti. Laboratuvarda madde ile kanserli fareler üzerinde yapılan testlerde söz konusu madde ile bu proteinler etkisiz hale getirildi ve farelerin ömürlerinin 4 kata kadar uzadığı gözlendi. Madde sağlıklı DNA'ya zarar vermeden ayrıca kanser hücrelerinin üretimi ve yayılmasını önledi. Bilim insanlarına göre, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapi ve radyasyon tedavisi gibi yöntemler kanser hücrelerini ortadan kaldırırken, sağlığa ciddi zarar veriyor. Nitekim hastaların saçları dökülüyor, bağışıklıkları düşüyor ve doğurganlıkları zarar görüyor. Ancak yeni madde kanser hücrelerinin diğer hücreler arasına girmesini önlüyor. Hücreler ölmese de diğer hücrelerle bir araya gelemediğinden çoğalamıyor. Diğer bir deyişle kanserli hücre ‘sonsuz bir uykuya yatırılıyor.' Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034632288-bilim-insanlari-kanser-hucrelerini-sonsuz-bir-uykuya-yatiriyor/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
İnsanlığın muhteşemliği düşüncelerinin gücünde yatar.

Blaise Pascal

#biyoteknoloji #bilim #araştırma #genetik #sözler #düşünce #biotechnology #science #research #genetic #words #idea
Radyo Yeni Zelanda’da yer alan habere göre, Guamlı entomolojist Aubrey Moore, dünyanın farklı ülkelerinden bilim insanlarının, Pasifik’teki Hindistan cevizi ağaçlarına zarar veren ve mevcut ilaçlara karşı bağışıklık sistemi bulunan CRGB türü gergedan böceklerine karşı çözüm bulmak için Avustralya’da bir araya geleceklerini duyurdu.

Bölge ülkelerinde olduğu gibi, Guam’daki Hindistan cevizi ağaçlarının yarısından fazlasının gergedan böceğinin tehdidi altında olduğunu ifade eden Moore, ‘‘Bu, Pasifik çapında bir sorun. Papua Yeni Gine, Solomon Adaları ve diğer yerlerde büyük bir sorun var. Bu yeni biyo-tür CRGB gergedan böceği tamamen kontrol dışında." dedi.

Böceklerin ürediği yerlerin ilaçlanması ile çözüme ulaşılamadığını ve yeni bir ilaca ihtiyaç duyulduğunu kaydeden Moore, bu hafta Avustralya’da gerçekleşmesi beklenen toplantıdan bir sonuç alacakları konusunda umutlu olduğunu söyledi.

Moore, Avustralya’nın ardından Yeni Zelanda'nın bilimsel enstitüsü AgResearch tarafından düzenlenecek iki toplantı ile mücadeleye devam edeceklerini sözlerine ekledi.Fiji’yi 2016 yılında vuran Winston Kasırga’nın ardından geçtiğimiz iki yılı kapsayan araştırmanın Temmuz 2018’de yayınlanan sonuçlarına göre, söz konusu gergedan böceklerinin yüzde 30 oranında arttığı ortaya çıkmıştı. Artışın kasırga ile doğru orantılı olduğunu belirten Tarım Bakanı Viam Pillay, yeni açıkladıkları bütçenin artan haşere kontrolünde yeterli olacağını belirtmişti.

Gergedan böceği, yeni büyüyen Hindistan cevizi filizlerine zikzaklı delikler açarak ağaçların gelişmesine engel oluyor.

Kaynak:https://www.ntv.com.tr/teknoloji/gergedan-boceklerine-karsi-savas-actilar,V5iNhcV2_USuZrM9bKZslg

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Radyo Yeni Zelanda’da yer alan habere göre, Guamlı entomolojist Aubrey Moore, dünyanın farklı ülkelerinden bilim insanlarının, Pasifik’teki Hindistan cevizi ağaçlarına zarar veren ve mevcut ilaçlara karşı bağışıklık sistemi bulunan CRGB türü gergedan böceklerine karşı çözüm bulmak için Avustralya’da bir araya geleceklerini duyurdu. Bölge ülkelerinde olduğu gibi, Guam’daki Hindistan cevizi ağaçlarının yarısından fazlasının gergedan böceğinin tehdidi altında olduğunu ifade eden Moore, ‘‘Bu, Pasifik çapında bir sorun. Papua Yeni Gine, Solomon Adaları ve diğer yerlerde büyük bir sorun var. Bu yeni biyo-tür CRGB gergedan böceği tamamen kontrol dışında." dedi. Böceklerin ürediği yerlerin ilaçlanması ile çözüme ulaşılamadığını ve yeni bir ilaca ihtiyaç duyulduğunu kaydeden Moore, bu hafta Avustralya’da gerçekleşmesi beklenen toplantıdan bir sonuç alacakları konusunda umutlu olduğunu söyledi. Moore, Avustralya’nın ardından Yeni Zelanda'nın bilimsel enstitüsü AgResearch tarafından düzenlenecek iki toplantı ile mücadeleye devam edeceklerini sözlerine ekledi.Fiji’yi 2016 yılında vuran Winston Kasırga’nın ardından geçtiğimiz iki yılı kapsayan araştırmanın Temmuz 2018’de yayınlanan sonuçlarına göre, söz konusu gergedan böceklerinin yüzde 30 oranında arttığı ortaya çıkmıştı. Artışın kasırga ile doğru orantılı olduğunu belirten Tarım Bakanı Viam Pillay, yeni açıkladıkları bütçenin artan haşere kontrolünde yeterli olacağını belirtmişti. Gergedan böceği, yeni büyüyen Hindistan cevizi filizlerine zikzaklı delikler açarak ağaçların gelişmesine engel oluyor. Kaynak:https://www.ntv.com.tr/teknoloji/gergedan-boceklerine-karsi-savas-actilar,V5iNhcV2_USuZrM9bKZslg #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Araştırmacılar, organların domuzlarda kök salması sonucu, nakledilen akciğer dokularında sağlıklı kan damarlarının geliştiğinin tespit edildiği belirtti. Önceki deneylerde, farelere nakledilen akciğerlerin birkaç saat işinde çalışma fonksiyonlarını yitirdiğini belirten uzmanlar, organların hayvanların kendi hücrelerinden büyütüldüğünü, bunun da bağışıklık sistemi nedeniyle reddedilme riskini azalttığını bildirdi.

Deney sırasında, şeker ve deterjandan oluşan bir karışımı kullanan bilim adamları, hücreleri domuz donörlerin akciğerlerinden ayrılarak, hücreler arası proteinlerden 3 boyutlu bir çerçeve elde etti. Bilim adamları, alıcı hayvanlardan alınan bir hücre kültürünü büyütmeye başladı. Akciğerler 30 gün boyunca besin çözeltileri ile dolu bir biyoreaktör tankında büyüdü. Hazır hale gelen organlar, dört domuzdan alınan sol akciğerlerin yerine nakledildi.

Bilim adamları, gelecekte, bu yöntemi daha da geliştirebilecekleri ve sağlıklı organ elde edebileceklerini umduklarını belirtti. İnsanlara yapay akciğer nakledilmesi durumunda, organın çerçevesini oluşturabilmek için 3D baskı kullanılabileceği de bildirildi.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808071034649571-yapay-akciger-nakledilen-domuzlar-hayatta-kalabildiler/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Araştırmacılar, organların domuzlarda kök salması sonucu, nakledilen akciğer dokularında sağlıklı kan damarlarının geliştiğinin tespit edildiği belirtti. Önceki deneylerde, farelere nakledilen akciğerlerin birkaç saat işinde çalışma fonksiyonlarını yitirdiğini belirten uzmanlar, organların hayvanların kendi hücrelerinden büyütüldüğünü, bunun da bağışıklık sistemi nedeniyle reddedilme riskini azalttığını bildirdi. Deney sırasında, şeker ve deterjandan oluşan bir karışımı kullanan bilim adamları, hücreleri domuz donörlerin akciğerlerinden ayrılarak, hücreler arası proteinlerden 3 boyutlu bir çerçeve elde etti. Bilim adamları, alıcı hayvanlardan alınan bir hücre kültürünü büyütmeye başladı. Akciğerler 30 gün boyunca besin çözeltileri ile dolu bir biyoreaktör tankında büyüdü. Hazır hale gelen organlar, dört domuzdan alınan sol akciğerlerin yerine nakledildi. Bilim adamları, gelecekte, bu yöntemi daha da geliştirebilecekleri ve sağlıklı organ elde edebileceklerini umduklarını belirtti. İnsanlara yapay akciğer nakledilmesi durumunda, organın çerçevesini oluşturabilmek için 3D baskı kullanılabileceği de bildirildi. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808071034649571-yapay-akciger-nakledilen-domuzlar-hayatta-kalabildiler/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
İki araştırma grubu, bağımsız olarak yeni ve nadir görülen bir akciğer hücresi keşfetti.

Akciğerdeki bütün hücreler arasında sadece %1’lik bir bölümü oluşturan bu hücrelerin, kistik fibroz hastalığına sebep olan birçok proteinin sentezlenmesinden sorumlu olması, araştırmacıların gelecekte yeni tedavi yöntemleri bulmalarına yardımcı olacak gibi görünüyor.

Kistik fibroz; CFTR şeklinde adlandırılan proteini kodlayan genin her iki kopyasında da, mutasyonlar sonucu ortaya çıkan genetik bir hastalık.

CFTR, mukus ve ter gibi vücut sıvılarının üretimi ve salımından sorumlu bir protein. Bu proteinden sorumlu olan gen, işlevlerini yerine getirmediğinde, genelde akışkan olan salgılar koyu bir kıvama gelmeye başlıyor.

Hastalığın, olağan hale gelen akciğer ve sinüs enfeksiyonlarının da içinde bulunduğu birçok belirtisine bu durum sebep oluyor.

İki araştırma grubu da, solunum yolunu oluşturan hücrelerin bir haritasını oluşturmakla işe başlamışlar.
Onbinlerce tekil hücrenin ifadesini tek tek çözümlemişler.

Takımlar, analizler bittiğinde gen ifadesi modellerini karşılaştırmışlar ve solunum yolundaki farklı hücre türlerini, evrelerini, miktarlarını ve dağılımlarını listelemişler.

Tanımladıkları hücre tiplerinden biri de, akciğer iyonositi olarak adlandırdıkları ve daha önce gözlemlenmemiş olan bir hücre tipi.

CFTR proteini söz konusu olduğunda, genellikle yaygın bir akciğer hücresi olan kirpikli hücrelerde düşük ifade bulunduğu biliniyor.

Fakat araştırmacıların bulgularına göre, yeni bulunan bu akciğer iyonosit hücresi, istisnai bir şekilde yüksek CFTR protein ifadesi seviyesine sahip. Bu durum, bu hürelerin mutasyona uğradıkları takdirde kistik fibroza sebep olabileceği anlamına gelebilir.

Rajagopal’ın takımı, daha sonra farelerde akciğer iyonosit hücrelerindeki önemli bir moleküler süreci tahrip etmiş ve kistik fibrozla alakalı bazı semptomların meydana geldiğini bulmuş.

Bu sonuçlar, kistik fibrozun, akciğer iyonosit hücreleri yüzünden ortaya çıktığını gösteren kesin bir kanıt olmasa da, gidilen yönün doğru olduğunu gösteren araştırmanın somut birer parçası niteliğinde.

Kaynak:popsci.com.tr

#biyoteknoloji #bilim #araştırma #biotechnology #science #research
İki araştırma grubu, bağımsız olarak yeni ve nadir görülen bir akciğer hücresi keşfetti. Akciğerdeki bütün hücreler arasında sadece %1’lik bir bölümü oluşturan bu hücrelerin, kistik fibroz hastalığına sebep olan birçok proteinin sentezlenmesinden sorumlu olması, araştırmacıların gelecekte yeni tedavi yöntemleri bulmalarına yardımcı olacak gibi görünüyor. Kistik fibroz; CFTR şeklinde adlandırılan proteini kodlayan genin her iki kopyasında da, mutasyonlar sonucu ortaya çıkan genetik bir hastalık. CFTR, mukus ve ter gibi vücut sıvılarının üretimi ve salımından sorumlu bir protein. Bu proteinden sorumlu olan gen, işlevlerini yerine getirmediğinde, genelde akışkan olan salgılar koyu bir kıvama gelmeye başlıyor. Hastalığın, olağan hale gelen akciğer ve sinüs enfeksiyonlarının da içinde bulunduğu birçok belirtisine bu durum sebep oluyor. İki araştırma grubu da, solunum yolunu oluşturan hücrelerin bir haritasını oluşturmakla işe başlamışlar. Onbinlerce tekil hücrenin ifadesini tek tek çözümlemişler. Takımlar, analizler bittiğinde gen ifadesi modellerini karşılaştırmışlar ve solunum yolundaki farklı hücre türlerini, evrelerini, miktarlarını ve dağılımlarını listelemişler. Tanımladıkları hücre tiplerinden biri de, akciğer iyonositi olarak adlandırdıkları ve daha önce gözlemlenmemiş olan bir hücre tipi. CFTR proteini söz konusu olduğunda, genellikle yaygın bir akciğer hücresi olan kirpikli hücrelerde düşük ifade bulunduğu biliniyor. Fakat araştırmacıların bulgularına göre, yeni bulunan bu akciğer iyonosit hücresi, istisnai bir şekilde yüksek CFTR protein ifadesi seviyesine sahip. Bu durum, bu hürelerin mutasyona uğradıkları takdirde kistik fibroza sebep olabileceği anlamına gelebilir. Rajagopal’ın takımı, daha sonra farelerde akciğer iyonosit hücrelerindeki önemli bir moleküler süreci tahrip etmiş ve kistik fibrozla alakalı bazı semptomların meydana geldiğini bulmuş. Bu sonuçlar, kistik fibrozun, akciğer iyonosit hücreleri yüzünden ortaya çıktığını gösteren kesin bir kanıt olmasa da, gidilen yönün doğru olduğunu gösteren araştırmanın somut birer parçası niteliğinde. Kaynak:popsci.com.tr #biyoteknoloji  #bilim  #araştırma  #biotechnology  #science  #research 
Depreme dayanıklı yapı modeli

An earthquake resistant structure model

#biyoteknoloji #bilim #araştırma #deprem #yapı #biotechnology #science #research #earthquake #structure
Çevremizdeki mikroorganizmaların keşfi için petrilerimiz hazır.
Kanlı agar özellikle hassas mikroorganizmaların çoğaltılmasında sıklıkla tercih edilen bir agar türü. Petrileri iyi paketlenmiş durumda ters olarak 4 derecede haftalarca saklayabilirsiniz. 
Ögrencilerin kendi deney koşullarını kendileri belirleyecekleri, öğrenirken eğlenecekleri bir uygulama hazırladık. Mikrobiyoloji bilimi ile tanışırken hayal güçlerinin sınırlarını zorlamaya hazır mısınız?
.
.
.
#microorganisms #mikroorganizma #çevre #biyoteknoloji #ysa #bilim #bilimseti #deneyseti #eğitim #mikrobiyoloji #bakteri #fenbilimleri #biyoloji
Çevremizdeki mikroorganizmaların keşfi için petrilerimiz hazır. Kanlı agar özellikle hassas mikroorganizmaların çoğaltılmasında sıklıkla tercih edilen bir agar türü. Petrileri iyi paketlenmiş durumda ters olarak 4 derecede haftalarca saklayabilirsiniz. Ögrencilerin kendi deney koşullarını kendileri belirleyecekleri, öğrenirken eğlenecekleri bir uygulama hazırladık. Mikrobiyoloji bilimi ile tanışırken hayal güçlerinin sınırlarını zorlamaya hazır mısınız? . . . #microorganisms  #mikroorganizma  #çevre  #biyoteknoloji  #ysa  #bilim  #bilimseti  #deneyseti  #eğitim  #mikrobiyoloji  #bakteri  #fenbilimleri  #biyoloji 
Tsinghua Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından üretilen 'dövme benzeri' bir elektronik deri, yüksek iletkenliğe ve esnekliğe sahip olan 'grafen' maddesi kullanılarak üretildi. İnsan derisini taklit edebilen bu cihaz, basıncı, sıcaklığı ve gerilmeyi ölçebiliyor.

Lazerle kazıma teknolojisiyle yerleştirilen bu deri, yalnızca insanlar üzerinde değil, yapraklar ve ipek gibi diğer maddeler üzerinde de uygulanabiliyor.

Cihaz ayrıca, insan cildinin yanı sıra solunum, kalp atışı ve ses gibi vücut sinyallerini ölçmek için insan boğazına da uygulanabiliyor. ​'Oldukça hassas ve uzun ömürlü olduğu' belirtilen cihazın, yüksek sıcaklara da dayanabildiği öğrenildi.

Lazer kazıma teknolojisiyle, söz konusu cihazın 'kişiselleştirilebileceği' de belirtildi. Bilim insanlarına göre, sağlık ve bilgi sistemlerinin gelişimi konusunda bu cihaz büyük potansiyele sahip.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034629287-cin-elektronik-deri-uretti/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Tsinghua Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından üretilen 'dövme benzeri' bir elektronik deri, yüksek iletkenliğe ve esnekliğe sahip olan 'grafen' maddesi kullanılarak üretildi. İnsan derisini taklit edebilen bu cihaz, basıncı, sıcaklığı ve gerilmeyi ölçebiliyor. Lazerle kazıma teknolojisiyle yerleştirilen bu deri, yalnızca insanlar üzerinde değil, yapraklar ve ipek gibi diğer maddeler üzerinde de uygulanabiliyor. Cihaz ayrıca, insan cildinin yanı sıra solunum, kalp atışı ve ses gibi vücut sinyallerini ölçmek için insan boğazına da uygulanabiliyor. ​'Oldukça hassas ve uzun ömürlü olduğu' belirtilen cihazın, yüksek sıcaklara da dayanabildiği öğrenildi. Lazer kazıma teknolojisiyle, söz konusu cihazın 'kişiselleştirilebileceği' de belirtildi. Bilim insanlarına göre, sağlık ve bilgi sistemlerinin gelişimi konusunda bu cihaz büyük potansiyele sahip. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034629287-cin-elektronik-deri-uretti/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Prof. Dr. Sibel Silici, kanser tedavisi gören hastalara kemoterapi öncesi gıda takviyesi olan ürünü hazırladı. Haberin ayrıntıları ➤ http://diyetisyendunyasi.com/haberler
Link profilde 👆🏻
#profdr #sibelsilici  #kanser #cancer #kemoterapi #chemotheraphy #gıdatakviyesi #gidatakviyesi #tubitak #tübitak #erciyesüniversitesi #tarımsalbiyoteknoloji #biyoteknoloji #propolis #hastane #onkoloji #sondakika #haber #haberler #diyet #diyetisyen #diet #dietitian #sağlık #saglik #sağlıkhaberleri
Prof. Dr. Sibel Silici, kanser tedavisi gören hastalara kemoterapi öncesi gıda takviyesi olan ürünü hazırladı. Haberin ayrıntıları ➤ http://diyetisyendunyasi.com/haberler Link profilde 👆🏻 #profdr  #sibelsilici   #kanser  #cancer  #kemoterapi  #chemotheraphy  #gıdatakviyesi  #gidatakviyesi  #tubitak  #tübitak  #erciyesüniversitesi  #tarımsalbiyoteknoloji  #biyoteknoloji  #propolis  #hastane  #onkoloji  #sondakika  #haber  #haberler  #diyet  #diyetisyen  #diet  #dietitian  #sağlık  #saglik  #sağlıkhaberleri 
Kötü kokuların altında yatan temele ve bir kokunun burna kötü gelme sebebine yönelik araştırmalar yürüten bilim insanlarına göre moleküler yapının kokuların algılanışı ve oluşumu üzerinde önemli etkileri var.

The Journal of Neuroscience isimli dergide yayınlanan makalede yer alan bu bilgiye dayanarak, devam eden araştırmalar sonucunda ise moleküler ağırlık ve elektron yoğunluğu da kokunun ana sebebi.

Çürük yumurtadan karamele kadar 44 farklı koku dokusunu içerdiği düşünülen Durian meyvesinin kokusu o kadar kötü ki çürük bir Durian meyvesi yüzünden Melbourne'de bir üniversitede gaz kaçağı olduğu sanılıp öğrenciler tahliye edildi.

Dünyanın en büyük çiçeği olan Rafflesia arnoldii, çürümüş bir ceset kadar ağır kokuyor. Salgıladıkları bu kötü kokunun sebebi ise türlerini devam ettirebilmek için polenlerini taşımasına ihtiyaç duydukları göksinekleri kendilerine çekebilmek. Ancak bu çiçek türü şu an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ve korunan endemik bitkiler arasında yer alıyor.

Dünyanın en ağır kokulu peyniri olan Vieux Boulogne o kadar kötü kokuyor ki insanlar kokuyu tanımlarken 'inek poposu gibi' tabirini kullanıyorlar.

Söz konusu kötü koku olduğunda ilk akla gelen şey dışkı oluyor. Ancak bir de yüzlerce yıl boyunca eski bir tuvalette kalakalmış dışkıları düşünün. Danimarka'da 14. yüzyıldan kaldığı anlaşılan fıçıların aslında içi dolu eski 'tuvaletler' olduğunu anlayan arkeologlar, bu acı deneyimi bizzat yaşamışlar.

Küçük karıncayiyenler, kokarcalardan 7 kat daha kötü kokuyor ve onlar da bu ağır kokuyu yine kokarcalar gibi savunma amaçlı kullanıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde kokusunun sırrı keşfedilen Uranüs'ün çürük yumurta gibi koktuğu söyleniyor. Bu kötü kokunun sebebi ise hidrojen sülfür isimli zehirli bir gaz.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034625603-bilim-gore-dunyaen-kotu-koku/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Kötü kokuların altında yatan temele ve bir kokunun burna kötü gelme sebebine yönelik araştırmalar yürüten bilim insanlarına göre moleküler yapının kokuların algılanışı ve oluşumu üzerinde önemli etkileri var. The Journal of Neuroscience isimli dergide yayınlanan makalede yer alan bu bilgiye dayanarak, devam eden araştırmalar sonucunda ise moleküler ağırlık ve elektron yoğunluğu da kokunun ana sebebi. Çürük yumurtadan karamele kadar 44 farklı koku dokusunu içerdiği düşünülen Durian meyvesinin kokusu o kadar kötü ki çürük bir Durian meyvesi yüzünden Melbourne'de bir üniversitede gaz kaçağı olduğu sanılıp öğrenciler tahliye edildi. Dünyanın en büyük çiçeği olan Rafflesia arnoldii, çürümüş bir ceset kadar ağır kokuyor. Salgıladıkları bu kötü kokunun sebebi ise türlerini devam ettirebilmek için polenlerini taşımasına ihtiyaç duydukları göksinekleri kendilerine çekebilmek. Ancak bu çiçek türü şu an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ve korunan endemik bitkiler arasında yer alıyor. Dünyanın en ağır kokulu peyniri olan Vieux Boulogne o kadar kötü kokuyor ki insanlar kokuyu tanımlarken 'inek poposu gibi' tabirini kullanıyorlar. Söz konusu kötü koku olduğunda ilk akla gelen şey dışkı oluyor. Ancak bir de yüzlerce yıl boyunca eski bir tuvalette kalakalmış dışkıları düşünün. Danimarka'da 14. yüzyıldan kaldığı anlaşılan fıçıların aslında içi dolu eski 'tuvaletler' olduğunu anlayan arkeologlar, bu acı deneyimi bizzat yaşamışlar. Küçük karıncayiyenler, kokarcalardan 7 kat daha kötü kokuyor ve onlar da bu ağır kokuyu yine kokarcalar gibi savunma amaçlı kullanıyorlar. Geçtiğimiz günlerde kokusunun sırrı keşfedilen Uranüs'ün çürük yumurta gibi koktuğu söyleniyor. Bu kötü kokunun sebebi ise hidrojen sülfür isimli zehirli bir gaz. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808061034625603-bilim-gore-dunyaen-kotu-koku/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
A genetic test for your skin... WHAT!? Yes this is completely real... ever wonder...
- Am I taking proper care of my skin?
- Are the skin care products working that I’m using?
- What does my skin need to be healthy?

Now you too can be healthy in and out! With @proteinbar_ashburn online coaching, genetic testing, and determination nothing is impossible!

For more information DM me or text 703-297-0066 .
.
.
.
.
#fitness #gym #bodybuilding #workout #fitfam #photooftheday #love #science #fashion #makeup #fit #happy #exercise #motivation #instapic #photography #bodybuilder #training #healthy #beautiful #biotechnology #genetik #dna #shredded #dream #weightloss #fitnessmotivation #eatclean #biyoteknoloji #fitnessmodel
A genetic test for your skin... WHAT!? Yes this is completely real... ever wonder... - Am I taking proper care of my skin? - Are the skin care products working that I’m using? - What does my skin need to be healthy? Now you too can be healthy in and out! With @proteinbar_ashburn online coaching, genetic testing, and determination nothing is impossible! For more information DM me or text 703-297-0066 . . . . . #fitness  #gym  #bodybuilding  #workout  #fitfam  #photooftheday  #love  #science  #fashion  #makeup  #fit  #happy  #exercise  #motivation  #instapic  #photography  #bodybuilder  #training  #healthy  #beautiful  #biotechnology  #genetik  #dna  #shredded  #dream  #weightloss  #fitnessmotivation  #eatclean  #biyoteknoloji  #fitnessmodel 
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Celal Tekinbaş başkanlığında, Prof. Dr. Atila Türkyılmaz ve Doç. Dr. Bekir Sami Karapolat'tan oluşan ekip tarafından geliştirilen teknikle akciğer ameliyatı sonrası oluşabilecek hava yolu açılmasıyla ilgili komplikasyonların önüne geçilebilmesi hedefleniyor.

Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Celal Tekinbaş, geliştirdikleri yöntemin dünya tıp literatürü açısından da kabul gördüğünü söyledi.

Kendileri tarafından geliştirilen bu cerrahi yöntemin uluslararası önemli bir dergide yayınlandığını belirten Tekinbaş, şöyle konuştu: "Dünyada her yıl farklı hastalıklar nedeniyle çok sayıda akciğer ameliyatı yapılmaktadır. Bu ameliyatlar gerek akciğerin hayati bir organ olması ve gerekse de konumlandığı yer itibarıyla birçok komplikasyona neden olabilmektedir. Bu komplikasyonlar sakat bırakmaktan, hastanın kaybedilmesine kadar önemli olabiliyor. Geliştirmiş olduğumuz bu yöntem, ölümle sonuçlanabilecek önemli bir komplikasyonu ortadan kaldırabilecek bir yöntemdir.  Yöntemi daha önce hiç kimsenin uygulamadığına dikkati çeken Prof. Dr. Celal Tekinbaş, "Bu yöntemi şu ana kadar 11 hastaya uyguladık. Hiçbir hastamızda sorun olmadı, yüzde 20-40 oranında olan bir komplikasyonu biz yüzde 2-4 oranına düşürdük. Yaklaşık 10 kat bir azalmayla ki bu tür ameliyatlarda yüzde 2 ya da 4'lük komplikasyon oldukça düşük bir komplikasyondur ve başarılı bir sonuçtur. Hastalarımız da şifa ile taburcu edildi ve hiçbir problem olmadı" diye konuştu.

Tekinbaş, daha önce yaptıkları ameliyatları ve dünyada kullanılan belli yöntemleri baz alarak böyle bir teknik geliştirdiklerini anlattı.

Kısa sürede yaptıkları başarılı ameliyatların duyulduğuna işaret eden Tekinbaş, "Ülkenin birçok yerinden hasta kabul ediyoruz ve güvenle bu yöntemi uyguluyoruz. Bu bizim, ülkemiz ve üniversitemiz için önemli bir gelişmedir. Biz bir adım attık ve bizden sonrakiler bunu devam ettirecektir" dedi.

Kaynak: Biomedya

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Celal Tekinbaş başkanlığında, Prof. Dr. Atila Türkyılmaz ve Doç. Dr. Bekir Sami Karapolat'tan oluşan ekip tarafından geliştirilen teknikle akciğer ameliyatı sonrası oluşabilecek hava yolu açılmasıyla ilgili komplikasyonların önüne geçilebilmesi hedefleniyor. Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Celal Tekinbaş, geliştirdikleri yöntemin dünya tıp literatürü açısından da kabul gördüğünü söyledi. Kendileri tarafından geliştirilen bu cerrahi yöntemin uluslararası önemli bir dergide yayınlandığını belirten Tekinbaş, şöyle konuştu: "Dünyada her yıl farklı hastalıklar nedeniyle çok sayıda akciğer ameliyatı yapılmaktadır. Bu ameliyatlar gerek akciğerin hayati bir organ olması ve gerekse de konumlandığı yer itibarıyla birçok komplikasyona neden olabilmektedir. Bu komplikasyonlar sakat bırakmaktan, hastanın kaybedilmesine kadar önemli olabiliyor. Geliştirmiş olduğumuz bu yöntem, ölümle sonuçlanabilecek önemli bir komplikasyonu ortadan kaldırabilecek bir yöntemdir. Yöntemi daha önce hiç kimsenin uygulamadığına dikkati çeken Prof. Dr. Celal Tekinbaş, "Bu yöntemi şu ana kadar 11 hastaya uyguladık. Hiçbir hastamızda sorun olmadı, yüzde 20-40 oranında olan bir komplikasyonu biz yüzde 2-4 oranına düşürdük. Yaklaşık 10 kat bir azalmayla ki bu tür ameliyatlarda yüzde 2 ya da 4'lük komplikasyon oldukça düşük bir komplikasyondur ve başarılı bir sonuçtur. Hastalarımız da şifa ile taburcu edildi ve hiçbir problem olmadı" diye konuştu. Tekinbaş, daha önce yaptıkları ameliyatları ve dünyada kullanılan belli yöntemleri baz alarak böyle bir teknik geliştirdiklerini anlattı. Kısa sürede yaptıkları başarılı ameliyatların duyulduğuna işaret eden Tekinbaş, "Ülkenin birçok yerinden hasta kabul ediyoruz ve güvenle bu yöntemi uyguluyoruz. Bu bizim, ülkemiz ve üniversitemiz için önemli bir gelişmedir. Biz bir adım attık ve bizden sonrakiler bunu devam ettirecektir" dedi. Kaynak: Biomedya #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Uzayda sıvı 🚀💦 <> Liquid in space 💧🛰 #biyoteknoloji #bilim #uzay #sıvı #biotechnology #science #space #liquid
Türkiye'de bir süredir askeri kokpit göstergelerinde kullanılan ve ihraç lisansına tabi LCD ekranlara ilişkin sağlamlaştırma altyapısıyla ekran modüllerinin geliştirilmesi ve prototip üretim çalışmaları yürütülüyor.

Savunma Sanayii Başkanlığı, 'Ekran Teknolojileri' temalı ilk projesini 'ELMAS Projesi' adıyla hayata geçirdi.

Proje kapsamında, Türkiye'de ilk defa OLED ekranlar ve grafen malzeme sentezi teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik altyapılar ASELSAN ve Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezinde (SU-NUM) kuruldu.

Bu sayede askeri özelliklerde, arka ışığa ihtiyaç duymaksızın çalışabilen ilk monokrom minyatür ekranlar tasarlanarak üretildi ve ilgili OLED ekran geliştirme prosesleri tamamen özgün olarak gerçekleştirildi.

LCD ekranlara alternatif oluşturan OLED teknolojisinin aktif matris özellikte ve renkli piksel yapılarını destekleyecek şekilde ASELSAN tarafından kazanılmasıyla ileride gerek minyatür gerekse büyük alanlı özgün ekranlar askeri amaçlarla istenen ebatlarda özel olarak tasarlanabilecek, bu ürünler termal görüş ve aviyonik uygulamalarda kullanılabilecek.

ASELSAN ve Sabancı Üniversitesi iş birliğiyle sürdürülen Grafen Tabanlı OLED Ekran Geliştirilmesi çalışmalarında alınan olumlu sonuçlar, Berlin'de düzenlenen Eurodisplay Konferansı'nda Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmet Kaya tarafından sunuldu. Katılımcılar tarafından ilgiyle karşılanan çalışma, program komitesi tarafından "yüksek etki potansiyeline sahip" olarak değerlendirildi.

Çalışma, Journal of the Society for Information Display dergisinde makale olarak yayınlanmak üzere davet aldı.

Gösterilen prototipler dünyada bugüne kadarki en yüksek piksel çözünürlüğüne sahip grafen tabanlı ekranlar olarak literatüre geçti

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/savunma/201808041034608645-turk-muhendis-grafen-tabanli-ekran

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Türkiye'de bir süredir askeri kokpit göstergelerinde kullanılan ve ihraç lisansına tabi LCD ekranlara ilişkin sağlamlaştırma altyapısıyla ekran modüllerinin geliştirilmesi ve prototip üretim çalışmaları yürütülüyor. Savunma Sanayii Başkanlığı, 'Ekran Teknolojileri' temalı ilk projesini 'ELMAS Projesi' adıyla hayata geçirdi. Proje kapsamında, Türkiye'de ilk defa OLED ekranlar ve grafen malzeme sentezi teknolojilerinin geliştirilmesine yönelik altyapılar ASELSAN ve Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezinde (SU-NUM) kuruldu. Bu sayede askeri özelliklerde, arka ışığa ihtiyaç duymaksızın çalışabilen ilk monokrom minyatür ekranlar tasarlanarak üretildi ve ilgili OLED ekran geliştirme prosesleri tamamen özgün olarak gerçekleştirildi. LCD ekranlara alternatif oluşturan OLED teknolojisinin aktif matris özellikte ve renkli piksel yapılarını destekleyecek şekilde ASELSAN tarafından kazanılmasıyla ileride gerek minyatür gerekse büyük alanlı özgün ekranlar askeri amaçlarla istenen ebatlarda özel olarak tasarlanabilecek, bu ürünler termal görüş ve aviyonik uygulamalarda kullanılabilecek. ASELSAN ve Sabancı Üniversitesi iş birliğiyle sürdürülen Grafen Tabanlı OLED Ekran Geliştirilmesi çalışmalarında alınan olumlu sonuçlar, Berlin'de düzenlenen Eurodisplay Konferansı'nda Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmet Kaya tarafından sunuldu. Katılımcılar tarafından ilgiyle karşılanan çalışma, program komitesi tarafından "yüksek etki potansiyeline sahip" olarak değerlendirildi. Çalışma, Journal of the Society for Information Display dergisinde makale olarak yayınlanmak üzere davet aldı. Gösterilen prototipler dünyada bugüne kadarki en yüksek piksel çözünürlüğüne sahip grafen tabanlı ekranlar olarak literatüre geçti Kaynak:https://tr.sputniknews.com/savunma/201808041034608645-turk-muhendis-grafen-tabanli-ekran #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Daha önce hastanelerde bu tür vakalar için alçı ve sargı kullanılırken, geliştirilen malzeme ile 3D yazıcılar yardımıyla dakikalar içinde hastanın ölçüleri alınıp, söz konusu özel maddeden "kişiye özel alçı" uygulanabilecek.

3D boyutlu yazıcıların neredeyse bütün endüstrilerde kullanıldığına dikkati çeken Arda Kocaman, "Yazıcı deyip geçmeyelim. Mekanik, elektronik ve yazılımın tamamı elimizden çıkıyor, bünyemizde geliştiriyoruz. İlgili konularda uluslararası patentler ile korumamız mevcut ve bunu kullanıyoruz. Ve her şeyi anahtar teslim, tek yerden teslim ediyoruz. Bu seviyede, bu teknolojide yurt dışında birkaç firma var onlardan biri de biz olduk" bilgilerini verdi.

Ar-Ge faaliyetleri sonucunda ürettikleri sterilize edilebilir MG0 (SM77) maddesinin medikal alanda oldukça fazla kullanım olanağı bulduğunu anlatan Kocaman şunları kaydetti: "Malzemeyi yaparken öngörmemiştik, ayakkabı tabanı yapan doktorlar, bir anda bir kitle haline gelip bizden bunu almaya başladılar. Kişiye özel ayakkabı tabanını, hasta tedavisinde kullanmaya başladılar. Bu malzemeyi yaparken, biz bunu öngörmemiştik. Biz bunu, esneklik gerektirdiği için mühendislik polimeri darbe uygulamaları için yapmıştık. Hiç beklemediğimiz medikal bir kapı bize açıldı.

Kaynak:http://www.biomedya.com/turk-girisimcilerden-kisiye-ozel-alci

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Daha önce hastanelerde bu tür vakalar için alçı ve sargı kullanılırken, geliştirilen malzeme ile 3D yazıcılar yardımıyla dakikalar içinde hastanın ölçüleri alınıp, söz konusu özel maddeden "kişiye özel alçı" uygulanabilecek. 3D boyutlu yazıcıların neredeyse bütün endüstrilerde kullanıldığına dikkati çeken Arda Kocaman, "Yazıcı deyip geçmeyelim. Mekanik, elektronik ve yazılımın tamamı elimizden çıkıyor, bünyemizde geliştiriyoruz. İlgili konularda uluslararası patentler ile korumamız mevcut ve bunu kullanıyoruz. Ve her şeyi anahtar teslim, tek yerden teslim ediyoruz. Bu seviyede, bu teknolojide yurt dışında birkaç firma var onlardan biri de biz olduk" bilgilerini verdi. Ar-Ge faaliyetleri sonucunda ürettikleri sterilize edilebilir MG0 (SM77) maddesinin medikal alanda oldukça fazla kullanım olanağı bulduğunu anlatan Kocaman şunları kaydetti: "Malzemeyi yaparken öngörmemiştik, ayakkabı tabanı yapan doktorlar, bir anda bir kitle haline gelip bizden bunu almaya başladılar. Kişiye özel ayakkabı tabanını, hasta tedavisinde kullanmaya başladılar. Bu malzemeyi yaparken, biz bunu öngörmemiştik. Biz bunu, esneklik gerektirdiği için mühendislik polimeri darbe uygulamaları için yapmıştık. Hiç beklemediğimiz medikal bir kapı bize açıldı. Kaynak:http://www.biomedya.com/turk-girisimcilerden-kisiye-ozel-alci #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
İki yıl önce ABD’de bir mahkeme, dünyanın en büyük kişisel bakım ve ilaç şirketlerinden birisi olan Johnson & Johnson’a ürettiği talk pudrasının, kadınlarda yumurtalık kanserine yol açtığı gerekçesiyle 55 milyon dolar tazminat cezası vermesi üzerine “Talk pudrası kansere neden olur mu?” sorusu gündeme gelmişti.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi Başkanlığı (FDA), talk pudralı ameliyat eldiveni kullanımının zararlarına yönelik bir tartışma başlatmış ve alerjiye, solunum yolları enfeksiyonuna ve yara iltihaplarına yol açabileceği nedeniyle yasaklanması önerisini getirmişti. 
Geçtiğimiz yılda da talk pudrası yüzünden yumurtalık kanseri olduğunu iddia eden bir kadının açtığı davada da mahkeme, Johnson & Johnson'ı (J&J) 110 milyon dolar ödemeye mahkum etmişti.

Reuters'a göre bu, talk ürünleri yüzünden şirkete açılan 2400 davada alınan en yüksek miktardaki tazminat kararıydı.
Şimdiyse ABD'nin Missouri eyaletinde görülen davada jüri, Johnson & Johnson talk pudrasının kadınlarda yumurtalık kanserine yol açtığı hükmüne vardı ve şirketi önce 550 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm etti. Ardından da 4,7 milyar dolarlık cezai tazminat kararı aldı.

Johnson & Johnson'a talk pudrası nedeniyle 9000’in üzerinde dava açılmış durumda. Missouri eyaletinde alınan kararın diğer davalar için de emsal teşkil etmesi de olası.
Şirketten yapılan yazılı açıklamada mahkemenin kararı için 'büyük bir hayal kırıklığı' dendi ve kararın temyize götürüleceği ifade edildi.

Davacı kadınların avukatları, şirketin pudranın zararlarından haberdar olmasına karşın gerekli önlemleri almadığını, 1970'ten bu yana Johnson & Johnson talk pudralarına asbest bulaştığını, ancak firmanın tüketicileri riskler konusunda uyarmadığını söylediler.

Johnson & Johnson ise savunmasında ürünlerine asbest bulaştığı iddialarını reddederken kansere yol açanın talk pudrası olmadığını savundu. Yapılan laboratuvar incelemelerini mahkemeye delil olarak sunan firma avukatları 'temelden adaletsiz bir yargılama süreci' yaşandığını savundu.

Kaynak:http://www.biomedya.com/talk-pudrasi-skandali-devam-ediyor

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
İki yıl önce ABD’de bir mahkeme, dünyanın en büyük kişisel bakım ve ilaç şirketlerinden birisi olan Johnson & Johnson’a ürettiği talk pudrasının, kadınlarda yumurtalık kanserine yol açtığı gerekçesiyle 55 milyon dolar tazminat cezası vermesi üzerine “Talk pudrası kansere neden olur mu?” sorusu gündeme gelmişti. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi Başkanlığı (FDA), talk pudralı ameliyat eldiveni kullanımının zararlarına yönelik bir tartışma başlatmış ve alerjiye, solunum yolları enfeksiyonuna ve yara iltihaplarına yol açabileceği nedeniyle yasaklanması önerisini getirmişti. Geçtiğimiz yılda da talk pudrası yüzünden yumurtalık kanseri olduğunu iddia eden bir kadının açtığı davada da mahkeme, Johnson & Johnson'ı (J&J) 110 milyon dolar ödemeye mahkum etmişti. Reuters'a göre bu, talk ürünleri yüzünden şirkete açılan 2400 davada alınan en yüksek miktardaki tazminat kararıydı. Şimdiyse ABD'nin Missouri eyaletinde görülen davada jüri, Johnson & Johnson talk pudrasının kadınlarda yumurtalık kanserine yol açtığı hükmüne vardı ve şirketi önce 550 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm etti. Ardından da 4,7 milyar dolarlık cezai tazminat kararı aldı. Johnson & Johnson'a talk pudrası nedeniyle 9000’in üzerinde dava açılmış durumda. Missouri eyaletinde alınan kararın diğer davalar için de emsal teşkil etmesi de olası. Şirketten yapılan yazılı açıklamada mahkemenin kararı için 'büyük bir hayal kırıklığı' dendi ve kararın temyize götürüleceği ifade edildi. Davacı kadınların avukatları, şirketin pudranın zararlarından haberdar olmasına karşın gerekli önlemleri almadığını, 1970'ten bu yana Johnson & Johnson talk pudralarına asbest bulaştığını, ancak firmanın tüketicileri riskler konusunda uyarmadığını söylediler. Johnson & Johnson ise savunmasında ürünlerine asbest bulaştığı iddialarını reddederken kansere yol açanın talk pudrası olmadığını savundu. Yapılan laboratuvar incelemelerini mahkemeye delil olarak sunan firma avukatları 'temelden adaletsiz bir yargılama süreci' yaşandığını savundu. Kaynak:http://www.biomedya.com/talk-pudrasi-skandali-devam-ediyor #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
ABD'nin Ulusal Bilim Vakfına ait New Meksiko eyaletinde konuşlu olan Karl G. Jansky Çok Büyük Radyo Teleskop Dizisi'ni (VLA) kullanan bilim adamları, Dünya'ya 20 ışık yılı mesafede, Güneş Sistemi'nin hemen dışında, olağan dışı büyüklükteki bir manyetik kütlenin varlığını keşfetti.

Gök cisminin elektromanyetik tayfta yaydığı radyo dalgalarını analiz eden gökbilimciler, gezegen ile yıldız arasında bir melez form olan gök cisminin bir 'kahverengi cüce' olduğunu belirledi. 'SIMP J01365663+0933473' adı verilen gök cisminin Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter'in 12,7 katı hacminde olduğu ve ondan 200 kat güçlü bir manyetik alana sahip bulunduğu kaydedildi.

İlk kez 2016 yılında keşfedilen gök cisminin, Güneş Sistemi dışında elektromanyetik dalga boyunda keşfedilen ve elektromanyetik alanı ölçülebilen ilk öte gezegen olduğu vurgulandı.

Öte gezegenler bugüne dek daha çok optik ve ışık dalga boyunda ölçüm yapan tayfölçer enstrümanlarla keşfediliyordu.

Aslında oluşum halindeki bir yıldızken hidrojen füzyonunun ortaya çıkmasına olacak verecek hacme ulaşamadığı için başarısız olan ve görünümü itibarıyla küçük, solgun bir yıldızı andıran gezegensel yapılar "kahverengi cüce" olarak tanımlanıyor.

Söz konusu başarısız yıldızlar, "gaz devleri" denilen gezegenlerden kat be kat büyük olduğu için ve başka bir yıldızın yörüngesinde dolaşmadığı için "gezegen" tanımına girmiyor.

Keşfe dair detaylar "Astrophysical Journal" dergisinde yayımlandı.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808041034603923-radyo-teleskobu-gunes-sistemi-disinda-manyetik-kutle-kesfetti/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
ABD'nin Ulusal Bilim Vakfına ait New Meksiko eyaletinde konuşlu olan Karl G. Jansky Çok Büyük Radyo Teleskop Dizisi'ni (VLA) kullanan bilim adamları, Dünya'ya 20 ışık yılı mesafede, Güneş Sistemi'nin hemen dışında, olağan dışı büyüklükteki bir manyetik kütlenin varlığını keşfetti. Gök cisminin elektromanyetik tayfta yaydığı radyo dalgalarını analiz eden gökbilimciler, gezegen ile yıldız arasında bir melez form olan gök cisminin bir 'kahverengi cüce' olduğunu belirledi. 'SIMP J01365663+0933473' adı verilen gök cisminin Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter'in 12,7 katı hacminde olduğu ve ondan 200 kat güçlü bir manyetik alana sahip bulunduğu kaydedildi. İlk kez 2016 yılında keşfedilen gök cisminin, Güneş Sistemi dışında elektromanyetik dalga boyunda keşfedilen ve elektromanyetik alanı ölçülebilen ilk öte gezegen olduğu vurgulandı. Öte gezegenler bugüne dek daha çok optik ve ışık dalga boyunda ölçüm yapan tayfölçer enstrümanlarla keşfediliyordu. Aslında oluşum halindeki bir yıldızken hidrojen füzyonunun ortaya çıkmasına olacak verecek hacme ulaşamadığı için başarısız olan ve görünümü itibarıyla küçük, solgun bir yıldızı andıran gezegensel yapılar "kahverengi cüce" olarak tanımlanıyor. Söz konusu başarısız yıldızlar, "gaz devleri" denilen gezegenlerden kat be kat büyük olduğu için ve başka bir yıldızın yörüngesinde dolaşmadığı için "gezegen" tanımına girmiyor. Keşfe dair detaylar "Astrophysical Journal" dergisinde yayımlandı. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808041034603923-radyo-teleskobu-gunes-sistemi-disinda-manyetik-kutle-kesfetti/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Kromozom bölgesi. İnsan vücudundaki nerdeyse her hücrenin çekirdeğinde 23 çift kromozom ufak DNA paketleri ve proteinleri yer alır. Bütün ökaryotlar (bitkiler, hayvanlar ve insanlar içeren bir grup) kromozomlara sahiptir ve bunlar hücre bölünmesi ve fonksiyonunda önemli bir rol oynar.

Fakat tüm ökaryot türlerinde aynı sayıda kromozom yoktur. Mesela Atlas mavi kelebeğinde 224 çift kromozom bulunur.

İşte CRISPR genetik teknolojisi kullanan araştırmacılar, mayanın fonksiyonunda çok bir  fark olmadığını görünce şaşırdı.

İki kromozomlu bölünerek(aseksüel) aynı normal maya ürerken, tek kromozomlu maya ise sadece biraz yavaş üredi. Diğer suşlarla her ne kadar başarıyla üreme sağlansa da, 2 kromozomlu maya, 16 kromozomlu maya ile üremedi.

Bu yeni geliştirilen mayanın önceki mayayla ürememesi onun yeni bir tür olduğunu gösterebilir. Bu çalışmanın gerçek dünyada farklı uygulamaları olabilir. Bu sayede tarımsal ürünler geliştirilerek, biyoyakıtlar üretilebilir ve kromozomları doğada diğer mayalarla üremeyecek şekilde tasarlanabilir.

Ayrıca bu araştırma sayesinde Down sendromu  ve düşüğe neden olan kromozom anormallikleri aydınlatılabilir.

Kaynak:http://www.gercekbilim.com/genetikciler-crispr-ile-tek-kromozomlu-bir-tur-olusturdular/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Kromozom bölgesi. İnsan vücudundaki nerdeyse her hücrenin çekirdeğinde 23 çift kromozom ufak DNA paketleri ve proteinleri yer alır. Bütün ökaryotlar (bitkiler, hayvanlar ve insanlar içeren bir grup) kromozomlara sahiptir ve bunlar hücre bölünmesi ve fonksiyonunda önemli bir rol oynar. Fakat tüm ökaryot türlerinde aynı sayıda kromozom yoktur. Mesela Atlas mavi kelebeğinde 224 çift kromozom bulunur. İşte CRISPR genetik teknolojisi kullanan araştırmacılar, mayanın fonksiyonunda çok bir fark olmadığını görünce şaşırdı. İki kromozomlu bölünerek(aseksüel) aynı normal maya ürerken, tek kromozomlu maya ise sadece biraz yavaş üredi. Diğer suşlarla her ne kadar başarıyla üreme sağlansa da, 2 kromozomlu maya, 16 kromozomlu maya ile üremedi. Bu yeni geliştirilen mayanın önceki mayayla ürememesi onun yeni bir tür olduğunu gösterebilir. Bu çalışmanın gerçek dünyada farklı uygulamaları olabilir. Bu sayede tarımsal ürünler geliştirilerek, biyoyakıtlar üretilebilir ve kromozomları doğada diğer mayalarla üremeyecek şekilde tasarlanabilir. Ayrıca bu araştırma sayesinde Down sendromu ve düşüğe neden olan kromozom anormallikleri aydınlatılabilir. Kaynak:http://www.gercekbilim.com/genetikciler-crispr-ile-tek-kromozomlu-bir-tur-olusturdular/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
Yeditepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Fatih Kocabaş, kanserin büyümesini önlediği belirlenen “ilaç yapılı MEIS inhibitörleri” konulu çalışması ile Uluslararası Hematoloji/Onkoloji Ödülü’ne değer görüldü.

Doç. Dr. Kocabaş’ın çalışması, kanserin büyümek için kullandığı MEIS proteinine, ilaç eklenerek kanserin gelişmesinin engellenmesine dayanıyor.

Doç. Dr. Fatih Kocabaş’ın geliştirdiği ilaç yapılı MEIS inhibitörünün, “beyin tümörü, akciğer kanseri, meme kanseri, böbrek kanseri” gibi farklı kanserlerde, kanser hücrelerinin büyümesini engellediği yapılan öncü laboratuvar çalışmalarında görüldü.

Doç. Dr. Fatih Kocabaş, MEIS proteininin aslında vücudun ana proteinlerinden biri olduğunu belirterek inhibitörün nasıl çalıştığı ile ilgili şu bilgileri verdi:
“MEIS proteini kanser hücresinde çok fazla bulunduğu zaman kanserin büyümesini ve güçlenmesini sağlıyor. Kanser, normalde kök hücrenin kullandığı bu proteini alıyor ve kendisi kullanarak oksijeniz ortamlara dayanıklılık kazanıyor, bu ortamlarda ilaçlardan kaçıyor, daha iyi yaşıyor, kendini güçlendiriyor, bölünmesini hızlandırıyor ve özellikle metabolizmasını düzenliyor. Bu mekanizma da şöyle işliyor: MEIS proteini DNA’ya bağlanıyor, DNA’ya bağlandıktan sonra kanser DNA’yı kullanarak kendi metabolizmasını güçlendiriyor ve daha fazla üremek için DNA’yı çalıştırıyor. 
Geliştirdiğimiz ‘İlaç Yapılı MEIS İnhibitörü’ ise MEIS proteinine doğrudan bağlanarak MEIS proteini ile DNA ile arasındaki bağı zayıflatıyor. İlaç, böylece, kanser hücrelerinin MEIS proteini ve DNA’yı kullanmasını sekteye uğratıyor.

Kaynak: Biomedya

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
Yeditepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Fatih Kocabaş, kanserin büyümesini önlediği belirlenen “ilaç yapılı MEIS inhibitörleri” konulu çalışması ile Uluslararası Hematoloji/Onkoloji Ödülü’ne değer görüldü. Doç. Dr. Kocabaş’ın çalışması, kanserin büyümek için kullandığı MEIS proteinine, ilaç eklenerek kanserin gelişmesinin engellenmesine dayanıyor. Doç. Dr. Fatih Kocabaş’ın geliştirdiği ilaç yapılı MEIS inhibitörünün, “beyin tümörü, akciğer kanseri, meme kanseri, böbrek kanseri” gibi farklı kanserlerde, kanser hücrelerinin büyümesini engellediği yapılan öncü laboratuvar çalışmalarında görüldü. Doç. Dr. Fatih Kocabaş, MEIS proteininin aslında vücudun ana proteinlerinden biri olduğunu belirterek inhibitörün nasıl çalıştığı ile ilgili şu bilgileri verdi: “MEIS proteini kanser hücresinde çok fazla bulunduğu zaman kanserin büyümesini ve güçlenmesini sağlıyor. Kanser, normalde kök hücrenin kullandığı bu proteini alıyor ve kendisi kullanarak oksijeniz ortamlara dayanıklılık kazanıyor, bu ortamlarda ilaçlardan kaçıyor, daha iyi yaşıyor, kendini güçlendiriyor, bölünmesini hızlandırıyor ve özellikle metabolizmasını düzenliyor. Bu mekanizma da şöyle işliyor: MEIS proteini DNA’ya bağlanıyor, DNA’ya bağlandıktan sonra kanser DNA’yı kullanarak kendi metabolizmasını güçlendiriyor ve daha fazla üremek için DNA’yı çalıştırıyor.  Geliştirdiğimiz ‘İlaç Yapılı MEIS İnhibitörü’ ise MEIS proteinine doğrudan bağlanarak MEIS proteini ile DNA ile arasındaki bağı zayıflatıyor. İlaç, böylece, kanser hücrelerinin MEIS proteini ve DNA’yı kullanmasını sekteye uğratıyor. Kaynak: Biomedya #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic 
NASA'nın internet sitesinden yapılan açıklamada, Boeing firmasının ürettiği "CST-100 Starliner" uzay mekiği ile yapılacak test uçuşunda astronotlar Eric Boe, Christopher Ferguson ve Nicole Aunapu Mann'ın, SpaceX'in ürettiği "Crew Dragon" uzay mekiği ile yapılacak test uçuşunda ise astronotlar Robert Behnken ve Douglas Hurley'in görev alacağı belirtildi.

Her iki şirket de test uçuşlarını başarıyla tamamladıkları takdirde Uluslararası Uzay İstasyonu'na (ISS) astronot gruplarını taşıyacakları görev uçuşlarına başlayacak.

NASA'nın açıklamasında Starliner mekiğinin ilk görev uçuşunda astronotlar Josh Cassada ve Sunita Williams'ın, Crew Dragon'un ilk görev uçuşunda ise astronotlar Victor Glover ve Michael Hopkins'in yer alacağı ifade edildi.

Görev uçuşlarında Amerikalı astronotlar dışında NASA'nın ISS'te birlikte çalıştığı uluslararası ortaklarının personeli olan astronotlar da bulunacak.
Boeing'in Starliner mekiği insanlı test uçuşu için, Lockheed Martin ile Boeing ortaklığı United Launch Alliance'nin (ULA) ürettiği Atlas V roketiyle Florida'daki Cape Caneveral Uzay Üssü'nden uzaya fırlatılacak.

SpaceX’in Crew Dragon mekiği ise, yine SpaceX üretimi olan Falcon 9 roketiyle Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatılacak.

Amerikalı astronotlar, NASA'nın kamu kaynaklarıyla yürüttüğü Discovery, Endeavour ve Atlantis uzay mekiği programlarına 2011 yılında ard arda son vermesinden bu yana uzaya insanlı uçuş gerçekleştirmiyordu. ISS'de görev yapan Amerikalı astronotlar Rus veya Japon mekikleriyle uzaya çıkarılıyordu.
SpaceX firması bir süredir Dragon kargo kapsülüyle ISS'ye ikmal seferlerinde görev alıyordu.

NASA, Rusya Federal Uzay Ajansı, Japonya Uzay Araştırma Ajansı, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansının ortak projesi olan ISS'de farklı ülkelerin astronotlarından oluşan 6 kişilik mürettebat devridaim halinde görev yapıyor.

Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808031034602367-nasa-ilk-ticari-insanli-uzay-ucuslari-astronot-kadrosu/

#biyoteknoloji #bilim #bilimselçalışmalar #araştırma #genetik #biotechnology #science #research #genetic
NASA'nın internet sitesinden yapılan açıklamada, Boeing firmasının ürettiği "CST-100 Starliner" uzay mekiği ile yapılacak test uçuşunda astronotlar Eric Boe, Christopher Ferguson ve Nicole Aunapu Mann'ın, SpaceX'in ürettiği "Crew Dragon" uzay mekiği ile yapılacak test uçuşunda ise astronotlar Robert Behnken ve Douglas Hurley'in görev alacağı belirtildi. Her iki şirket de test uçuşlarını başarıyla tamamladıkları takdirde Uluslararası Uzay İstasyonu'na (ISS) astronot gruplarını taşıyacakları görev uçuşlarına başlayacak. NASA'nın açıklamasında Starliner mekiğinin ilk görev uçuşunda astronotlar Josh Cassada ve Sunita Williams'ın, Crew Dragon'un ilk görev uçuşunda ise astronotlar Victor Glover ve Michael Hopkins'in yer alacağı ifade edildi. Görev uçuşlarında Amerikalı astronotlar dışında NASA'nın ISS'te birlikte çalıştığı uluslararası ortaklarının personeli olan astronotlar da bulunacak. Boeing'in Starliner mekiği insanlı test uçuşu için, Lockheed Martin ile Boeing ortaklığı United Launch Alliance'nin (ULA) ürettiği Atlas V roketiyle Florida'daki Cape Caneveral Uzay Üssü'nden uzaya fırlatılacak. SpaceX’in Crew Dragon mekiği ise, yine SpaceX üretimi olan Falcon 9 roketiyle Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatılacak. Amerikalı astronotlar, NASA'nın kamu kaynaklarıyla yürüttüğü Discovery, Endeavour ve Atlantis uzay mekiği programlarına 2011 yılında ard arda son vermesinden bu yana uzaya insanlı uçuş gerçekleştirmiyordu. ISS'de görev yapan Amerikalı astronotlar Rus veya Japon mekikleriyle uzaya çıkarılıyordu. SpaceX firması bir süredir Dragon kargo kapsülüyle ISS'ye ikmal seferlerinde görev alıyordu. NASA, Rusya Federal Uzay Ajansı, Japonya Uzay Araştırma Ajansı, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansının ortak projesi olan ISS'de farklı ülkelerin astronotlarından oluşan 6 kişilik mürettebat devridaim halinde görev yapıyor. Kaynak:https://tr.sputniknews.com/bilim/201808031034602367-nasa-ilk-ticari-insanli-uzay-ucuslari-astronot-kadrosu/ #biyoteknoloji  #bilim  #bilimselçalışmalar  #araştırma  #genetik  #biotechnology  #science  #research  #genetic